AHMAKLARDAN DAĞA KAÇIŞ
Meryem oğlu İsa, sanki bir aslan kanını dökmek istiyormuş da ondan kaçıyormuş gibi bir dağa kaçıyordu. Birisi, ardından koşup dedi ki: “ Hayrola peşinde kimse yok, neden böyle kuş gibi kaçıyorsun?” İsa, öyle hızlı koşmaktaydı ki acelesinden cevap bile vermedi. Adam, bir müddet İsa’nı peşinden koştu.
Ardını bırakmayıp bağırmadı bağırdı: “ Allah rızası için bir an olsun dur. Neden kaçıyorsun. Merak ettim. Ardında be aslan var, ne düşman. Ne bir şeyden korkmana lüzum var, ne bir şeyden ürkmene sebep! O tarafa doğru neden koşuyor, kimden kaçıyorsun a kerem sahibi?”
İsa dedi ki: “ Bir ahmaktan kaçıyorum. Yürü, benim yolumu kesme, kendimi kurtarayım!” adam dedi ki: “ Körün gözlerini, sağırın kulağına açan Mesih sen değil misin? İsa “ Evet, benim” dedi. Adam “gayb afsunlarına me’va olan. O afsunu ölüye okuyunca ölüyü, av bulmuş aslan gibi sıçrayıp dirilten padişah sen değil misin!” dedi.
İsa “ Benim” dedi. Adam dedi ki: “ A güzel yüzlü, topraktan kuşlar yapan sen değil misin?!” İsa. “ Evet benim” dedi. Adam “ Peki, öyleyse ey tertemiz ruh, dilediğini yaparken kimden korkuyorsun? Alemde bu kadar mucizelerin varken senin kullarından olmayan kim?”
İsa dedi ki . “Teni eşsiz örneksiz yaratan, canı ezelden halk eden Tanrının tertemiz zatına ant olsun. Onun pak zatiyle sıfatları hakkı için felek bile yenini, yakasını yırtmış, ona aşık olmuştur. O afsunu, o ism-i Azam’ı köre okudum, gözleri açıldı; sağıra okudum, kulakları duydu.
Taş gibi dağa okudum, yarıldı göbeğine kadar hırkasını yırttı! Ölüye okudum dirildi. Hiçbir şey olmayan vücudu bulunmayan şeye okudum, meydana geldi,bir şey oldu! Fakat ahmağın gönlüne yüz binlerce kere okudu, fayda vermedi. Mermer bir kaya kesildi, ona tesir bile temdi. Adeta kuma döndü, ondan bir şey bitmesine imkan yok!”
Adam, “ Tanrı adının köre, sağıra ölüye tesir edip de ahmağa tesir ermemesinin hikmeti ne? Onlar da illet, bu da illet. Neden onlara tesir ediyor da buna tesir etmiyor?” dedi. İsa dedi ki. “ Ahmaklık, Tanrı kahrıdır. Hastalık, körlük, kahır değildir, bir iptiladır. İptila, acınacak bir illettir, ona kul da acır, Tanrı da.
Fakat ahmaklık öyle bir illettir ki ahmağa da mazarrat verir, onunla konuşan da! Ahmağa vurulan dağ, Tanrı mührüdür. Ona bir çare bulmanın imkanı yok!” İsa nasıl kaçtıysa sen de ahmaktan kaç! Ahmakla sohbet, nice kanlar döktü! Hava,suyu yavaş, yavaş çeker, alır ya ahmak da dininizi böyle çalar, böyle alır işte.
Kıçının altına taş koymuş adamın harareti nasıl gider, o adam nasıl soğuk alırsa ahmak da sizden harareti, aşkı iştiyakı çalar, size soğukluk verir! İsa’nın kaçışı korkudan değildi. O zaten emindi, fakat size öğretmek için kaçmıştı. Zemheri rüzgarları alemi doldursa bile o parlayıp duran güneşe ne gam?
Hatırıma Seba’lıların hikayesi geldi. ahmaklık yüzünden seher yeli, onlara veba kesilmişti. Seba, çocuklardan duyduğun masallardaki gibi pek büyük bir şehirdi. Hani çocuklar masal söylerler ya fakat masallarında nice sırlar, nice öğütler vardır. Görünüşte saçma şeyler söylerler ama sen onları masal sanma sakın!
Bütün viranelerde define aramaya koyul! Seba şehri, pek büyük, pek azametli bir şehirdi. Büyüklüğü bir tepsiden fazla değil! Pek ulu, pek geniş, pek uzun, pak kocamandı, bir soğan kadar! On şehir halkı oraya toplanmıştı; fakat hepsi de yüzleri yıkanmamış üç kişiden ibaret!
Orada sayısız adam vardı ama hepsi yalnız ölmüş hayvan eti yiyen o üç ham adam! Canana ulaşamayan, sevgiliye kavuşmaya çalışmayan can, binlerce bile olsa yarım tenden ibarettir. Üç kişinin birisi pek uzakları görürdü, fakat gözü kör, Süleyman’ı görmezdi de karıncanın ayağını görürdü!
Öbürü pek keskin işitirdi, fakat sağır! Adeta bir defineydi. İçinde yarım arpa kadar bile altın yok! Üçüncüsü çırılçıplak, edep yeri açık bir adamdı. Elbisesinin etekleri uzun! Kör dedi ki: “ İşte bak, şuracıktan atlılar gelmekte. Onların hangi kavimden olduklarını ve kaç kişiden ibaret bulunduklarını görüyorum.”
Sağır “ Evet, ben de seslerini duydum, gizli açık ne söylüyorlarsa işittim” dedi. Çıplak “ Benim korkum da şundan: gelirlerse elbisemin eteğini keserler!” dedi. Kör dedi ki: “ İşte bak, yaklaştılar. Hadi onlar gelip çatmadan, bizi yakalayıp dövmeden, bağlamadan biz kaçalım.”
Sağır dedi ki: “ Hakikaten dostlar, gürültü gittikçe yaklaşıyor, haydin! Çıplak, eyvahlar olsun, dedi. Gelirlerse tamah ederler, elbisemi alırlar, ben hiç emin değilim! Şehri bırakıp çıktılar, koşa, koşa bir köye geldiler. O köyde semiz bir kuş buldular, kuş pek semizdi, vücudunda zerre kadar et yoktu, öyle arıktı ki!
Ölmüş bir kuştu, karalgarın gagalamasından kemikleri bile incelmiş, ipliğe dönmüştü. aslanların avlarını yemesi gibi o kuşu yediler üçü de tok filler gibi semirip şiştiler. Üçü de üç tane besili, semiz ve büyük file döndüler. Üç genç de öyle şişmanladı ki şişmanlıktan aleme sığamaz oldular!
Bu kadar şişmanlıkta, bu koskocaman kelleyle, kulakla, bu iri yedi endamla beraber kapının çatlağından süzülüp geçtiler! Ölüm de halka görünmez, ölümün yolu da gizlidir. Ölüm de göze gelmez. Acayip bir çıkış yeridir. İşte bak, kervanlar birbiri ardına ulanmış, o kapının gizli çatlağından geçip gitmede! Fakat o çatlağı arasan göremezsen. Pek gizlidir ama ondan bunca kişileri geçirdiler, gelin evine güvey götürür gibi götürdüler.
Sağır, istektir, dilektir. Bizim ölümümüzü duydu da kendi ölümünü duymadı, kendi görünüşünü görmedi. Kör d hırstır. Halkın ayıbı zerre kadar göremez, fakat gene de alemin ayıbını arar! Çıplak, elbisesinin eteğini kesecekler diye korkuyor ama çıplak adamın eteğimi olur ki kessinler!
Dünyaya kapılan da hem müflistir, hem de korkmakta, halbuki hırsızlardan hiç de korkmaması lazım. Zaten dünyaya çıplak geldi, çıplak gidecek böyle olduğu halde hırsızlardan korkusundan yüreği kan olmakta. Fakat hayattayken bunca feryad-ü figan etti. Ağlayıp sızladı ya.
Ölürken kendiside bu korkusuna şaşar güler. O zaman zengin hiçbir pulu olmadığını zeki hiçbir hüneri bulunmadığını anlar. Hayattaki bu korku, eteğine saksı kırıkları doldurup da kendisini mal sahibi sanan, onları kaybedeceğinden korkan, onların üstüne titreyen çocuğun korkusuna benzer.
O saksı kırıklarından bir parçasını bile alsan ağlamaya başlar; geri verirsen de sevinir. Gülmeye koyulur. Bilgi elbisesini giymedikçe çocuğun ağlamasına da ehemmiyet verilmez, gülmesi de. Ahmak da eğreti malı kendisinin sanır da onun üstüne titrer. Hay aşağılık adam hay!
Uykuda kendisini mal sahibi görür, çuvalını hırsız çalacak diye korkar! Fakat kulağı çekildi de uyandı mı kendi korkusuyla kendisi alay eder. Bu cihanın aklına, bu alemin bilgisine sahip olan alimlerin korkusu da buna benzer. Hünerlere fenlere sahip olan bu akıllılara tanrı kuran’ da “ Onlar bir şey bilmezler” dedi.
Her biri kendisinde bilgi var zannına kapılır. Da birisi çalacak diye korkuya düşer. Zamanımı alıyorlar der. Halbuki bir fayda, bir kar elde eden kişinin zamanı zaten onda yok! Halk beni işimden, gücümden alıkoydu der. Ama canı ta boğazına kadar işsizliğe, güçsüzlüğe dalmıştır.
Çıplak adam elbisemi sürüyüp duruyorum. Eteğimi onların pençesinden nasıl kurtaracağım der! Alim de bilgilerin yüz binlerce çeşidini bilirde zalim herif kendisini bilmez. Her cevherin haysiyetini bilir de kendi cevherine gelince bir eşeğe döner! Be hey alim, sen ben caiz olan şeylerle caiz olmayanları bilirim dersin ama kendin caiz misin, işe yarar mısın, yoksa bir kocakarı mısın? Bundan haberin yok!
Bu yerinde doğru şu yerinde değil eğri bunu biliyorsun ama sen doğru musun, eğri mi? Bir de iyice bak! Her kumaşın değeri nedir? Biliyorsun da kendi değerini bilmiyorsun. Bu ahmaklıktır. Yomlu yıldızlarla yomsuz yıldızları biliyorsun. Fakat sen yomlu musun, yoksa cem cenabet biri misin? Buna bakmıyorsun bile?
Bütün bilgilerin ruhu budur bu. Mahşer günü ben kimim, ne hale geleceğim; demen bunu bilmen gerek! Din usulünü bildin ama kendi aslın kendi mayan iyiyse bir de ona bak, onu bil! Seni için bu iki usulden kendi aslını bilmeme daha iyidir ey ulu kişi!
PEYGAMBERLERDEN MUCİZE İSTEĞİ
Seba’lıların asılları kötüydü, mayaları pisti. Tanrıya ulaşma sebeplerinden kaçarlardı. Tanrı onlara bunca matah, bunca bağ, bunca bostan vermiş, sağlarından, solarından onlara zevk ve huzur için bunca nimetler ihsan etmişti. Ağaçlardan dökülen meyvelerin bolluğundan yol daralır. Geçenler, geçemez oluyorlardı.
Yerlere dökülen meyveler, yolu kapar, yolcu nereden geçeyim diye şaşırır kalırlardı. Birisi, başına bir sepet alıp ağaçlıklardan geçse sepet silkmeden meyvelerle dolardı. Meyveleri kimse silkmez, düşürmez, meyveler rüzgarla düşer, nicelerin etekleri, meyvelerle dolar boşalırdı. Meyve hevenkleri, dallardan aşağılara kadar sarkar, gelip geçenlerin başlarına yüzlerine sürtünürdü.
Külhan hizmetinde çalışan aşağılık bir adam bile o kadar zengini ki altın kemer kuşanırdı. Köpek, ekmekleri ayağıyla çiğner, ezerdi. Kurt, yiyecek bolluğundan imtila illetine tutulmuştu. Şehir de hırsızdan kurttan emindi, köy de, keçi bile büyük kurtlardan korkmaz olmuştu. Onların günden güne artan nimetlerini, onların nail oldukları şeyleri anlatsam, mühim sözler geri kalır. Peygamberler, bunlara “ Doğru olun, doğruluk yapın!” demişti!
Oraya tam on üç peygamber gelmiş, sapıklara yol göstermiş istemişlerdi. “Nimetleriniz çoğalıp durmakta, fakat şükür nerede? Şükrü merkebi yatıp uyusa bile siz onu uyandırın, kaldırın! Nimet verene şükretmek aklen de lazım. Şükretmeyen kendisine ebedi hışım kapısını açar.
Kendinize gelin de şu kereme bakın! Bir şükre bedel bu kadar nimeti kim verir? Tanrı insana baş verir, şükür için de bir secde ister. Ayak bağışlar şükür için bir oturma diler” dediler. Seba’lılar dediler ki. “ Bizim şükretme kabiliyetimizi Şeytan aldı götürdü’ şükürden de usandık, nimetten de.
Bu nimetlerden bize öyle usanç geldi ki ne ibadet hoşumuza gidiyor, ne kabahat! Nimetleri de istemiyoruz, bahçeleri de zevk sebeplerini de dilemiyoruz, safa vesilelerini de! Peygamberler dediler ki: “ Gönülde bir illet yüzünden insan doğruyu anlamaz, sapıtır. O yüzden nimetler, umumiyetle illet olur. Hastalıkta yenen yemek insana hiç kuvvet verir mi?
Ey inatçı önüne nice güzelim nimetler geldi de hepsi kötüleşti, saf olanlar bile bulandı gitti! Bu güzelliklerin düşmanı sensin. Neye elini vurdunsa kötü oldu. Senin dostun senin aşinan olan, sence hor, hakir sayıldı. Sana yabancı olan seninle uzlaştı. Sence o büyük ve yüce oldu.
Bu da o hastalığın tesirinden. O illetin zehri bürün canlara sirayet eder. O illeti derhal geçirmeye çalışmak gerek. O illet durdukça şeker bile zehir kesilir. Her güzel ve tatlı şey insana kötü ve acı gelir. İnsan Abıhayat içse ateş sanır. O huy, ölüm kimyasıdır. Sen de o huy var mı? Nihayet hayatın bile o yüzden ölüm olur!
O huy sendeyken gönlü dirilten gıdayı bile sen vücudunda kokar, leş kesilir. Naz- u naimle avlanan nice aziz kişiler vardır ki sana av olsalar sence bayağı görünürler. Bir kıl, gararsız, maksatsız başka bir akılla bağdaşırsa sevgi, gün gittikçe artar. Fakat nefis, aşağılık bir nefisle tanışır, dost olursa şüphesiz olarak bil ki bu dostluk zaman geçtikçe azalır.
Çünkü nefsin daima bir illet, bir maksat etrafında döner, dolaşır. Dostluğu bilişiği de çabucacık bozar! Yarın dostunun senden nefret etmesini istemiyorsan bir akıllıysa dost ol, akla yar ol! Nefis zehirleriyle hastalanmış, hastalığa tutulmuşsan eline ne alır, elini nereye atar, neye sahip olursan hastalığa alet olur, onu da berbat edersin!
Eline mücevher alsan, taş olur, gönül sevgisine yapışsan savaş olur. Kimse tarafından söylenmemiş, kimse tarafından dokunulmamış bakir ve latif ir nükte duysan anlayıcınca sence zevksiz ve kötü bir hal alır. Ben bunu duydum, dinledim eskidi artık. Ey yiğit, sen, bundan başka bir şey söyle dersin.
Hatta yepyeni ve söylenmemiş bir nükte duyduğunu farz et, yarın ona da doyar, ondan da nefret edersin. Sen sendeki illeti gider, illet geçti mi, sence her eskimiş, söylenmiş söz yeni olur. O eski söz, yepyeni dallar, budaklar verir, yüzlerce meyve havenkleri bitirir, yetiştirir.
Biz böyle hekimleriz, öyle Tanrı şakirtleriyiz ki bahrimuhit bile bizi gördü de yarıldı. Biz başkayız; insanın hastalığını, nabzına bakarak anlayan hekimler başka! Biz gönüle vasıtasız bakarız, bizim görüşümüz, anlayışımız yüzünden pek yücedir. Onlar, insanı gıdalarla, meyvelerle doyuran kuvvetlendiren doktorlardır.
Bize ululuk nurunun ışığı ilham vermektedir. Mesela bu çeşit bir iş sana faydalıdır. Öbürünün yolunu keser. Bu çeşit bir söz sana faydalıdır, başka çeşit bir sözse seni yaralar! O doktorlar, hastanın sidiğine bakar, hastalığını öyle anlar bizim deliliğimize ulu Tanrının vahyidir, hastalığı vahiyle anlarız. Kimseden ücret istemeyiz, ücretimiz, noksanlardan arı olan Tanrıdan gelir. İlleti unulmaz hastalara sala. İlacımız, hastalara birebirdir.
Seba’lılar “ Ey davaya girişenler, doktorluğu bildiğinize, bize fayda vereceğinize deliliniz nerede, siz de bizim gibi uyku uyumakta, siz de bizim gibi yemek yemektesiniz. Köylerde, şehirlerde bizim gibi oturup duruyorsunuz. Bu su toprak tuzağındayken nasıl olur da gönül simurgunu avlayabilirsiniz?
Fakat mevki ve reislik sevdası sizi peygamberlik davasına salmış, bu yüzden kendinizi peygamber sanıyorsunuz. Bu çeşit laflar, bu çeşit yalanlara kulak bile asmak istemeyi, ayran kasesine düşmek dilemeyiz.” Dediler. Peygamberler dediler ki: “ Bu da o illetten, körlüğünüzden, söylediğimiz sözlerin hakikatini göremiyorsunuz.
Davamızı duyuruyorsunuz da elimizdeki mücevheri görmüyorsunuz. Elimizdeki bu mücevher, halka bir imtihandır. Onu gözlerin önünde dolandırıp durmaktayız. Kim nerede mücevher? Derse bu sözü, körlüğüne, mücevherleri görmediğine şahittir. Güneş söze gelse de “ Kalk, gündüz oldu yatıp durma.”
Dese sen de “ A güneş, şahidin nerede?” deden güneş “ kör herif, Tanrıdan kendine göz iste! Apaydın gündüz vakti birisi mum arasa onun bu araması körlüğüne tam bir delildir. Bari görmüyorsan, gündüz olduğundan şüphen varsa, daha sabah olmadı sanıyorsan, sus bir şey söyleme de kör olduğunu meydana vurma. Tanrı ihsanını bekle!” der.
Gündüzün “ gündüz nerede” demek kendi kendini rezil etmektir a gündüz arayan! Sabır ve sükut Tanrı rahmetine sebep olur. Bu araştırmaysa hastalık nişanesidir. “ Susun, dinleyin” emrini canla başla, kabul et de sevgilinin mükafatına eriş, rahmetine nail ol.
Ey terbiyeli edepli kişi illetinin yeniden tazelenmesini istemiyorsan bu doktorun önünde paranı da çıkar, yere koy; başını da secdeye indir. Fazla sözü sat da can, mevki ve para pul bağışlamayı satın al. Bu suretle de Tanrı seni övsün, rütbene gök bile haset etsin. Doktorların rızasını elde ederseniz kendinizi görür, halinizi bilir, ayıplarınızı anlar, kendi kendinizden utanırsınız.
Bu körlüğü defetmek halkın elinde değildir; bu doktorlara Tanrı tarafından lütfedilmiş bir hidayettir. Bu doktorlara candan kul olun da miskle, amberle dolun!
Onlarsa bunların hepsi riyadan, hileden ibaret dediler; nasıl olur da Tanrı falanı, filanı kendisine vekil eder? Padişah elçisinin padişah cinsinden olması lazım. Suyla toprak nerede, gökleri yaratan nerede, kafamızda eşek beyni mi var ki sizin gibi bir sineği hüma kuşuyla bir tutalım?
Hüma nerede sinek nerede? Toprak nerede, Tanrı nerede? Gökteki güneşle zerrenin ne münasebeti var? bu münasebet, bu alaka, hiç akıllı adamın kabul edeceği şey mi?
Bu bir tavşanın “ Ben ayın elçisiyim, onunla eşim” demesine benzer. Bütün av hayvanları, fil sürürsünün yüzünden suyu güzel kaynağa gidemez olmuşlardı. Hepsi de korkularından oraya yanaşamıyorlardı. Güçleri, kuvvetleri yoktu. Bir düzen düzdüler. Bir ihtiyar tavşan, ayın ilk gecesi dağın tepesine çıkıp bağırdı.
Ey fil padişahı, ayın on dördüncü gecesi gel de kaynağa bak, sözümün doğruluğunu gör! Ben elçiyim, elçiye zeval yok. Ona ne kızılır, sövülür, ne hapse atılır. Ay diyor ki : “ Filler, buradan gidin, kaynak bizimdir, dağılın buradan! Yoksa sizin gözünüzü kör ederim. Ben onun sözünü söyledim, boynumdan vebali attım.
Bu kaynağı bırakıp gidin de ayın kılıncından emin olun. Sözümün doğruluğuna nişan de şudur. Fille, su içmek için kaynağa geldiler mi ay harekete gelir. Fil padişahı, filan gece gel de kaynakta bu dediğimi gör! Ayın yedisi, sekizi olunca fil padişahı su içmek için kaynağa geldi. o gece vakti hortumunu suya salınca su harekete geldi, ay da hareket etti.
Fil suyun içinde ayın titrediğini, harekete geldiğini görünce tavşanın sözüne inandı. Fakat “ Filler, biz o ahmak fillerden değiliz ki ayın hareketi bizi korkutsun” dedi. Peygamberlerse “ Ah akılsız adamlar ah, size canla, başla verdiğimiz nasihatler, sizin bağınızı kuvvetlendirdi. Vah yazıklar olsun vah!” dediler.
Ne yazık derdinize verilen ilaç, can alıca kahır zehir kesildi. Bir göze tanrı hışmım perdesini salınca mum bile aydınlatmaz, karanlığını çoğaltır. Sizden ne reisliği arayacak, ne gibi bir ululuk isteyeceğiz? Bizim ululuğumuz göklerden bile üstün! İncilerle dolu olan deniz, gemiden ne şeref bulabilir? Hele o gemi fışkıyla dolu olursa.
Yazıklar olsun ki o bozarmış kör göze güneş bile bir zerre göründü. İblisin gözü, eşsiz, örneksiz Adem’i topraktan başka bir şey görmedi. O iblise layık göz, yurdu olan yerden baktı, kendisine layık görüşle gördü de sahibine Adem’in baharını kış gösterdi. Nice devletler vardır ki bazan devletsiz kişiye isabet eder de mal olmaz, geri döner!
Nice sevgili vardır ki bir bahtsızın yanına gelirde o sevgiliyi tanımaz, onunla aşk oyununu oynamaya girişmez. Gözü yanıltan da bizim ezeli nasipsizliğimiz. Kalbi çeviren de kötü kaza ve kader! Taştan yontulup yapılan put, size kıble olduğundan lanetin, körlüğün gölgesine sığındınız, orada yurt edindiniz.
Zannınızca taştan yapılma putlarınız Tanrıya eş oluyor da akıllı can nasıl Tanrı sırrına sahip olmuyor? Demek ki bir ölü sinek Tanrıya eş oluyor sizce peki, o halde diri olan insan neden o padişahlar padişahına sırdaş olmasın? Yoksa ölü sineğe benzeyen put, sizin tarafınızdan yapıldığı için mi Tanrıya eş olmaya layık?
Diri, diri insan, Tanrı Mahluku olduğundan mı tanrı sırrın mahrem olamıyor? Siz kendinize, kendi sanatınıza aşıksınız. Yılanların kuyruklarına layık olan elbette yılan başıdır. Ne o kuyrukta bir devlet, bir nimet vardır, ne o başta bir rahat, bir lezzet! Yılanın kuyruğu, başının etrafında dönüp dolaşır, kıvrılıp düzelir.
Kuyruk ve baş o iki dost birbirine tam layıktır. Tam münasiptir. İlahi nameyi bir güzelce dinlesen görürsün; Hakim-i Gaznevi öyle der: takdirin hükmüne itiraz edip de boş boğazlıkta bulunma. Tavşana tavşan kulağı münasiptir. Uzuvlarla bedenler tam uygundur. Huylarla canlar, tam birbirine denktir.
Ruha münasip olan her vasfı, şüphe yok ki tam yerli yerinde, tam uygun olarak halk eden Tanrıdır. Tanrı madem ki huyu cana, uygun ve eş olarak yarattı, o halde onu gözle kaş gibi yarinde ve birbirine münasip bil! Güzeldeki huylar da uygun ve yerinde, çirkindeki huylar da Tanrının yazdığı harfler birbirine tam münasip!
Ey Hasancık, yazı yazanın elindeki kalem gibi gözle gönül de Tanrının iki parmağı arasında! Gönül kalemi, lütuf ve kahır parmakları arasında gah sıkıntıya düşer, gah feraha çıkar. Ey kalem, ululuğa layıksan kimin parmakları arasındasın, bak da gör! Senin bütün kastin, bürün hareketin bu parmaklardan meydana geliyor.
Başın dört yol ağzında kahrın, lütfun doğru yolla sapıklığın birleştiği yeridir. Bu halden hale giriş harflerin onun yazıp bozmasından meydana gelmekte. Bir işe niyetin, yahut bir şeyden vazgeçmen de onun iradesiyle, onun takdiriyle! Niyazdan yalvarıp yakarmadan başka yol yok. Bu değişmeyi, bu halden hale girmeyi her kalem bilmez. Bilsen bile kendi miktarınca, kendi haddince bilir. İyi de kendi kadrini izhar eder, kötüde de! Seba’lılar tavşanla fil hikayesini misal getirmeye kalkıştılar ama ezeli sırrı hilelerle karıştırmaya yeltendiler.
Bu misalleri düzüp koşmak, o tertemiz tapıya affetmeye kalkışmak sizin haddiniz mi, misal getirmek, Tanrının bir de onun gizli ve aşikar bilgisine bir delil olan kişinin hakkıdır. Sen herhangi bir şeyin sırrını ne bilirin? Kafan kel iken saça, yüze ait nasıl misal getirebilirsin? Musa bile sopayı, alelade bir sopa gördü ama değildi ki. O bir ejderhaydı; sırrı, dudağını açtı da hakikatini söyledi.
Öyle bir padişah bile bir sopanın sırrını bilemezse sen, bu tuzakla tanelerin sırrını ne bileceksin? Musa’nın gözü bile misal hususunda yanılırsa bir fare nasıl olur da hakikate ulaşmaya yol bulur. O misal bir ejderha kesilir de cevabıyla seni paramparça eder! İblis de bu misali getirdi de kıyamete kadar melun oldu.
Karun da inat etti, bu misali getirdi de tacıyla, tahtıyla yere geçti. Sen bu getirdiğin misali kuzgun ve baykuş bil. Onların yüzünden yüzlerce ev bark yıkıldı, yerle yeksan oldu!
Nuh ovada gemi yaparken yüzlerce kişi başına üşüşüp misal getirerek alaya kalkıştılar. “ Kuyu bile bulunmayan bir ovada gemi yapıyor, bu ne bilgisiz aptal!” dediler. Biri diyordu ki. “ Gemi hadi yürü koş!” öbürü diyordu ki: “ Bu gemiye bir de kanat tak!” Nuh da “ Ben, bunu Tanrı emriyle yapıyorum bu alaylarla işime kesat gelmez” demekteydi.
Şu hikayeyi dinle de bak! Hırsızlığı alışmış herifin biri bir gece bir duvarın dibini delmekteydi. Hasta ev sahibi, gece yarısı yavaş, yavaş bir tak taktır duydu. Dama çıkıp aşağıya eğildi. Hırsızı görüp “ baba” ne yapıyorsun? Hayırdır, inşallah gece yarısı ne ediyorsun kim sen” dedi.
Hırsız “ davulcuyum azizim”diye cevap verdi. Adam “ Pek, burada ne yapıyorsun?” deyince hırsız “ Davul çalıyorum” dedi. Ev sahibi dedi ki. “ Be adam, davul sesi hani?” Hırssız “ Dur hele, sesini yarın duyarsın eyvahlar olsun! Dediğin zaman kulağına dank eder!” Kelile’ de ki o hikaye da yalan, saçma, düzme fakat o saçma hikayenin ne demek olduğunu, o hikayenin maksadının anlamadın ki!
A herzevekil, o tavşanın hakikati Şeytandır. Senin nefsine elçi olarak geldi de ahmak nefsini, Hızır’ın içtiği Abıhayattan mahrum eti. Sen onun manasını ters anladın. Küfür söyledin, azabına hazırlan! Arı duru suda ayın hareketini, bununla tavşanın filleri korkuttuğunu anlattın.
Tavşan hikayesini, fili, suyu, ayın hareketinden fillerin korkmasını söyledin. Fakat ey ham körler, bu ay, halkı da halkın ileri gelenlerini de zebun etmiş olan aya nasıl benzer ki? Ay nerede, güneş nerede, gök nerede akıllar nerede nefisler nerede, melek nerede?hatta güneşin güneşi nerede?
Nasıl söylerim bu sözü, uykuda mıyım, sayıklıyor muyum? Ey yol sapıtmış kişiler, padişahların hışmı yüz binlerce şehri harap etmiştir. Dağlar bile, onların hışmından yarılır, yüzlerce parça olur, güneş bil, onların etrafında döner, onları tavaf eder. Erlerin hışmı, bulutu kurutur, gönüllerinin kızgınlığı alemleri yakar, yıkar.
Ey kefensiz adamcıklar, ey yıkanmamış ölücükler. Lut Peygamberin şehri nasıl yere battı, na hale geldi? bakın da görün! Fil de kim oluyor ki? üç tane kuşcağız, o fillerin kemiklerini kırdı. Kuşların en zayıfı Ebabil olduğu halde filleri, bir daha yamanmalarına imkan bulunmayacak bir tarzda yırttı, parçaladı.
Nuh tufanını duymayan, yahut Firavunla Musa’nın savaşını işitmeyen var mı? Ruh gibi olan Musa, onları mağlup etti, sulara boğdu; su da bunları zerre, zerre parçaladı. Semud kavminin ahvalini, kasırganın Ad kavmini mahvettiğini duymayan var mı? Bir defacık olsun gözünü aç da gör.
Savaşta filleri yıkıp öldürdüğü halde, bu derecede kuvvetli filler, bu kadar zalim padişahlar bile gönül hışmına uğramışlar, taşlanıp durmaktadırlar. Ebediyen zulmetten, zulmete gidiyorlar. Ne yardım eden var, ne imdatlarına yetişen! İyi adla kötü adı duymadınız mı yoksa? Hakikati herkes gördü de siz görmediniz mi yoksa, görülmüş şeyi görülmemiş sanırsınız.
Meydanda olan şeyleri bile ,bile görmezsiniz ama ölüm, gözlerinizi adamakıllı açacak elbet. Tut ki alem, güneşle, nurla dopdolu sen, kör gibi karanlıklara gittikten sonra elbette ondan uzakta kalırsın, mahrum olursun! O kerem sahibi aya pencereni kapatırsan o ulu nurdan elbette nasibin olmaz!
Sen köşkten çıkmış, kuyuya girmişsin. Bu geniş alemlerin ne günahı var? kurt huylarıyla huylanmış olan ruh, Yusuf’un yüzünü nasıl görebilir, söyle! Davud’un sesi dağlara taşlara ulaştı da yine o taş yüreklilerin kulaklarına girmedi. Har an akla insafa aferin! Doğrusunu Tanrı bilir ya! Ey Seba’lılar peygamberleri tasdik edin, Tanrıya olan ruhu tasdik edin!
Tasdik edin; onlar doğmuş güneşlerdir. Onlar sizi kıyametin azaplarından kurtarırlar. Tasdik edin; onlar kıyamet kopmadan önce oraya varmanızdan evvel sizi de nurlandıran, alemi de nurlandıran aydın dolunaydır. Tasdik edin; onlar karanlıkları aydınlatan ışıklardır. Ulu tutun, ağırlayın.
Onla, rica ve niyaz anahtarlarıdır. Hayrınızdan başka bir şey dilemeyenleri tasdik edin. Kendinizden başka kimseyi azdırmayın, kimseye tecavüz etmeyin! Bırak bu Arapça’yı, Farsça konuşalım. Ey sudan topraktan ibaret insan, o Türk’ün Hindusu ol (o güzelin yanağına bi siyah ben kesil!) kendinize gelin de padişahların seslerini duyun. Onlara gökler bile inandılar, gökler bile.
Önce gelenlerin hallerine bakın, yahut sonradan gelenlerin tarafına doğru ihtiyatla uçun! İhtiyat nedir? İki tedbir arasında tereddüde düşmeyip hangisi seni sürçtürmeyecekse onu yapmaktır. Birisi, “ Bu yedi günlük yolda hiç su yoktur. Bütün yolu ayakları yakıp kavuran kumluk” dese, öbürü de “ Yalan, yürü de bak, her gece bir akan kaynak görürsün” dese,
İhtiyat kokudan kurtulmak ve doğruya ulaşmak için yanına su alıp yola düşmendir. Yoksa su varsa, yanına aldığın suyu dök. Fakat ya yoksa o vakit vay susuz yola düşenin haline! Ey halife oğulları, insaf de kıyamet günü için ihtiyatlı davranın! O düşman yok mu, o düşman? Sizin atanıza da kin güttü de onu İliyyinden zindana attırdı.
Gönül satrancının şahını bile mat etti de cennetten çıkarttı, belalara uğrattı, maskara etti. Güreşte onu yere yıkmak, yüzünü saratmak için onunla savaşa girişti, ona ne oyunlar oynadı. Öyle bir pehlivana bile böyle oyunlar yapan düşmanı sakının, ehemmiyetsiz görmeyin!
O hasetçi, bizim anamızın, babamızın tacını tahtını bile al el çabukluğuyla kapıverdi; onları, oracıkta, çırılçıplak, ağlayıp inler bir halde hor hakir bırakıverdi. Adem, yıllarca zarı, zarı ağladı. Neden asiler defterine kaydedildim diye öyle bir ağladı ki göz yaşlarının aktığı yerlerde nebatlar bitti!
Bir bak da hilebazlığını anla. Öyle bir ulu bile, onun hilesi yüzünden saçını, saklını yoldu. Ey balçığa tapanlar, onun şerrinden amanın aman. Onun kafasına “ La havle” kılıcını vurmaya bakın! Pusudan sizi görüp durur, fakat siz onu görmezsiniz, gaflet etmeyin sakın! Avcı daima taneler saçar, saçtığı taneler görünür de yapacağı kötülük görünmez.
Nerede tane görürsen sakın oradan. Sakın da tuzağa düşme, kolun, kanadın bağlanmasın! Taneyi bırakan kuş, o hilesiz, düzensiz ovanın tanelerini yer, doyar. Ona kani olduğundan uzaktan kurtulur; hiçbir tuzağa düşmez; kolu kanadı bağlanmaz.
Bir kuş, bir duvarın üstüne kondu, tuzaktaki taneleri gördü. Bir ovaya bakıyordu, gönlü orasını çekmekteydi; bir da tanelere bakıyordu, hırsı kendisini oraya sürüklemekteydi. Bu iki istek arasında çırpındı, durdu. Nihayet aklı başından gitti; tanelere meyletmedi, sahraya uçup gitti. Neşeli bir surette kol kanat açtı; ne mutlu ona! Bütün hürlerin ulusu, başı oldu.
Onu kendisine baş yapan da kurtuldu, emniyet makamına ulaştı. Çünkü bu kuşun gönlü, ihtiyata riayet edenlerin padişahı kesildi de konağı, güllükler, çimenlikler dolu! O ihtiyatından razı, ihtiyatı ondan işte sen de tedbirde bulunacaksın böyle bir tedbirde bulun, bu işe sarılacaksan böyle bir işe sarıl!
Nice defalar hırs tuzağına düştün, boğazını kesilmeye teslim ettin. Tövbeler kabul eden Tanrı, yine seni azad etti. Tövbeni kabul ederek seni neşelendirdi. “ Tövbenizi bozar, kötülüğe başlarsanız biz de tekrar size azap ederiz. Biz yapılan işlere uygun karşılıkları çift ettik” dedi.
Bir kadının kocasını, yahut bir kocanın karısını alıp bir yere götürsen eşi de koşa, koşa mutlaka onun yanına gelir. Bu yapılan işleri de eserleriyle çift yarattık. Bir amelde bulundun mu mutlaka eşi de zuhur eder. Birisi gelip bir karının kocasını esir ederek götürse karısı, kocasını araya, araya çıkagelir.
Sen de bir kere daha bu tuzağa geldin, bir kere daha tövbenin gözüne toprak serptin! Tövbeleri kabul eden, suçluları yargılayan Tanrı tekrar o düğümü çözdü de “ Kendine gel bu tarafa yüz tutma” dedi. Fakat tekrar unutkanlık pervanesi geldi, canınızı ateşe doğru sürükledi!
Ey pervane, öyle çok unutkan olma, öyle pek şüpheye düşme yanan kanadına bak bir kere! Ateşten kurtuldun mu bu kurtuluşun şükrü, bir daha tane olan yere hiç uğramamandır. Uğrama da şükrettikçe Tanrı sana tuzaksız, düşman korkusundan uzak bir nimet ihsan etsin.
Tanrının sizi azat etmesine karşılık şükretmeniz, Tanrı nimetini anmanız gerek. Nice zahmetlere, nice belalara düştün de “ Yarabbi, beni bu tuzaktan kurtar. Sana itaat edeyim, ibadetlerde bulunayım, Şeytanın gözüne toprak serpeyim” dedi.
Kış geldi mi köpek ezilir, büzülür. Kışın soğuğu onu perişan bir hale kor. “ Kışa dayanamıyorum sağ olursam taştan bir ev kurmam lazım. Yaz gelince dişimle tırnağımla çalışıp çabalayayım, kışın barınmak için bir taş ev kurayım” der. Fakat yaz gelip de ısındı mı kellesi, kemiği yerine geldi mi, ilikleri, kemikleri kızışıp derisi gerildi mi,kendisini koskocaman görür de “ İyi ama ben hangi eve sığarım ki?” der.
İrileşir, yayığını çeker. Tembel ,tembel, karnı tok sırtı pek, kendisine güvenmiş bir halde bir gölgeye çekilir. Gönlü “ Bir ev kur” derse de o, “ Söyle be yahu, ben nasıl olur da bir eve sığarım ki?” Diye cevap verir. Sen de bir belaya, bir musibete düştün mü büzülürsün, hırs kemiklerin bitişir; küçülür, kalırsın. “ Tövbeden bir ev kurayım, kışın o evceğizde barınayım” dersin.
Fakat dertten kurtuldun da hırsın büyüdü mü köpek gibi ev sevdası geçer gider. Nimete şükretmek, nimetten daha hoştur. Şükreden kişi, hiç şükretmeyi bırakır da nimet sevdasına düşer mi? Şükür, nimetin canıdır, nimetse deriye benzer. Çünkü seni sevgiliye kadar ulaştıran şükürdür.
Nimet, insana gaflet verir, şükürse uyandırır. Padişahın şükür tuzağıyla nimet avlamaya gör! Şükür nimeti, gözünü doyurur, seni bey yapar. Bu suretle de yoksullara yüzlerce nimet bağışlarsın Tanrı yemeğinden ye doy da senden oburluk, tamah ve şuna buna ihtiyacını arz etme illeti geçsin.
Onlar dediler ki: “ A öğütçüler, iyi söylüyorsunuz ama bu köyde adam olsa!Tanrı bizim gönlümüzü kilitledi, kimse Tanrıdan ileri geçemez ki. Her şeyi düzüp koşan Tanrı, bizi de böyle düzdü koştu. Kimse bu dedikoduyla kaderimizi değiştiremez. Taşa istersen tam yüzyıl boyuna lal olsana de. Eskiye tam yüzyıl yenilen diye söyle dur.
Toprağa yüzyıl su gibi arı duru ol desen, suya bal ol, süt kesil desen ne fayda! Gökleri ve göklerdeki şeyleri yatan, suyu toprağı ve topraktakileri halk eden Tanrı, göğe dönmeyi takdir etmiş, onu saf bir hale getirtmiş suyla toprağa da bulanıklık vermiştir. Gayri nasıl olur da gökyüzü bulanır, suyla balçık durulur? Tanrı, hepsine bir şey takdir etmiştir. Bir dağ, çalışmakla saman çöpü olur mu hiç?
Peygamberler dediler ki. “ Evet, Tanrı çekinip kurtulmaya imkan bulunmayan sıfatlar yaratmıştır. Fakat arızi sıfatlar da yarattı ki onları terk etmek mümkündür;herkesin nefretini kazanan kişi, sıfatları terk eder, huylarından vazgeçerse herkesin sevgisini kazanır, herkes ondan razı olur.
Taşa altın ol demek beyhudedir ama bakıra altın ol dersen yeri var; bakır pekala altın olabilir. Kuma toprak ol dersen acizdir, toprak olamaz. Fakat toprağa balçık ol desen bu söz yerindedir, toprak, balçık olabilir. Tanrı, insana topallık, yassı,burunluluk, körlük gibi çaresiz illetler vermiştir ama, ağız yüz çarpıklığı, yahut baş ağrısı gibi bazı illetler vermiştir ki bunlara çare varır.
Tanrı bu ilaçları, insanlara iyilik vermek için yarattı, derler, devalar saçma değil ya! Hatta dertlerin çoğunun devası, çaresi vardır. Adamakıllı aradın, üstüne düştün mü ele geçer!
Onlarsa “ Bu, bizim derdimiz, deva kabul eder dert değil. Siz yıllarca öğütler verdiniz, afsunlar okudunuz. Bizim de ger lahza derdimiz arttı, bağımız kuvvetlendi. Eğer bu hastalık, iyileşecek bir hastalık olsaydı nihayet bir zerresi olsun geçerdi. İnsan susuzluk hastalığına uğrarsa içtiği su ciğere gitmez. Denizi içse başka bir yere gider. Nihayet el ayak şişer. Su içmek, susuzluğu bir türlü geçirmez” dediler.
Peygamberler dediler ki: “ Ümitsizliğe düşmek kötüdür. Tanrının ihsan ve rahmetlerine son yoktur. Böyle bir ihsan sahibinden ümit kesmek hiç de yaraşmaz. Bu rahmete el atın, yapışın! Nice işler vardır ki ilk önce güç görünür de sonradan kolaylaşır, o güçlük geçer gider.
Ardında nice güneşler var! ümitsizlikten sonra nice ümitler var. Karanlığına esasen tutalım yürekleriniz taş kesildi, kulağınıza, gönlünüze kilitler vuruldu. Sözümüzü kabul edecek yahut etmeyeceksiniz. Biz buna aldırış etmeyiz. Aldırış ettiğimiz şey Tanrıya teslim olmak, fermanını yerine getirmektedir.
Bize o kulluğu o buyurdu. Bu söz söylememiz, kendiliğimizden değil ki! Canımız, onun emrini yerine getirmek için bunun için yaşıyoruz, bunun için yaratıldık. Kuma tohum ek dese bile biz ekeriz. Peygamberin canına Tanrıdan başka bir dost yoktur. Halk sözünü kabul edecekmiş, reddedecekmiş, bununla hiçbir alışveriş bulunmaz ki!
Tanrı emirlerini halka bildirir, bunu için alacağı ücreti de Tanrı verir. Biz sevgilinin uğrunda halka çirkin göründük; yüzümüz, düşman yüzüne benzedi gitti! Fakat bu kapıdan usanmadık da usanmayız da yol uzun olduğundan her yerde oturup dinleniyoruz.
Sevgiliden ayrılan, hapislere düşen adamın gönlü soğur, o çeşit adam usanır, bıkar. Halbuki bizim sevgilimiz, bizim dilediğimiz canan, bizimle beraber rahmetini saçıp durmakta; canımız da ona şükretmekte. Bizim gönlümüzde lalelik var, gül bahçesi var. oraya solmanın, perişan olmanın yolu yok!
Daima terütazeyiz, daima genciz, latifiz. Daima güzeliz, tatlıyız, daima gülüp durmadayız, zarifiz! Bizce yüzyılla bir saat birdir. Uzun yol, kısa zaman bize göre değil. O uzunluk, kısalık cisimlere göredir, cana nasıl sığar. Eshabı Kehif üç yüz dokuz yıl yattılar. Uyudular ama bu üç yüz dokuz yıl, onlara bir gün geldi. ne gamlandılar,ne teessüf ettiler.
Uyandıkları anda uyudukları o uzun yıllar, kendilerine bir gün gibi göründü. Çünkü ruhları yokluktan tekrar bedenlerine geldi. bu alemde geceyle gündüz, ayla yıl bile olmazsa usanç, ihtiyarlık, bıkkınlık nasıl olur. Yokluk gülistanında insan kendisinden geçer, o alemdeki sarhoşluk, Tanrı lütfunun büyük kadehindedir. Onu içmeyen tadını tatmayan bilmez, anlamaz.
Gül kokusu, bok böceğinin aklına gelir mi? Bu zevk mevhum değildir. Mevhum olsaydı da mevhumlar gibi yok olurdu. Cehennem, nasıl olur da aklına cenneti getirir? Çirkin domuzda güzel yüz ne gezer? Kendin gel, aklını başına devşir de böyle bir lokma ağzına kadar gelmişken kendi boğazını kendin sıkma a aşağılık kişi! Biz sarp yolları vardırdık. Bize uyanlara yolu kolaylattık.
Seba’lılar, Siz kendinizce yomlu yıldızlarsanız ama bize göre yomsuzsunuz, bizimle zıtsınız, bize aykırısınız siz. Hiçbir düşüncemiz yokken bizi dertlere, meşakkatlere saldınız. Biz, birbirimizle uzlaşmış bir topluluk, sizin kötü haberlerinizle aramıza yüzlerce ayrılık düştü. Biz şekerler yiyen dudu kuşlarıydık. Sizin yüzünüzden ölümü düşünen baykuşlara döndük.
Nerede bir gam masalı varsa, nerede bir kötü, bir kabul edilmeyecek ses duyulursa. Bu alemde nerede bir kötüye yormak,nerede bir kötü surete dönmek, nerede bir azap varsa, hepsi sizin söylediğiniz sözlerde sizin getirdiğiniz misallerde, sizin yormanızda. Bütün hırsınız, zevkiniz, alemi derde düşürmek” dediler.
Peygamberler dediler ki: “ Çirkin ve kötüye yormak, sizin ruhunuzdan meydana gelen bir şey. Bu kabahat biz de değil sizde. Bir tehlikeli yerde uyusan, bir ejderha da baş ucundan sana doğru gelmeye başlasa, merhametli birisi “ Çabuk kalk, yoksa ejderha yutacak” diye seni uyandırırsa,“ Neye kötüye yoruyorsun” der misin? Ne yorması, kalk da aydınlık bir bak gör! Ben seni kötü yorumdan kurtarıyor da devlet yurduna götürüyorum. Çünkü peygamber, gizli şeyi bilip seni de o şeyden agah eden adamdır. O, cihan halkının örmediği şeyleri görmüştür.
Bir doktor sana “ Koruk yeme, san şu çeşit kötü bir hastalık verir” dese, “ Neden kötüye yoruyorsun” der misin? Dersen öğütçüyü suçlu tutuyorsun demektir. Müneccim “ Bugün sefere çıkma sakın” dese, müneccimin yüz kere bile yalanını tutmuş olsan da bir iki kere sözü doğru çıksa yine sözüne uyarsın.
Bizim nücum bilgimize asla yanlış çıkmaz. Böyle olduğu halde nasıl oluyor da doğruluğuna inanmıyorsun, doğruluğu sence gizli, kapaklı kalıyor? O doktorla müneccim, sana verdikleri haberi zanla şüpheyle veriyor. Halbuki biz açıkça görüyor, söylüyoruz.
Cehennemin dumanını, cehennemin ateşini, cehennemin ateşini, cehennemin münkirlere saldırdığını uzaktan görüyoruz. Sense, sus yahu, bırak şu sözü, kötüye yormak bize ziyan veriyor demektesin. Ey öğütçülerin öğüdünü dinlemeyen, kötü yoruş nereye varırsan var, seninledir!
Adeta ardından bir yılan gidiyor; birisi de damdan görüp haber veriyor. Ona sus, beni dertlendirme, bana keder verme diyorsun. Adamcağız peki benden günah gitti diyor. Fakat yılan seni boynundan sokunca bütün neşen zehir kesilir de o adama, “ Be adam mademki iş böyleydi, neden yenini yakanı yırtarak feryat etmedin?
Yahut yukardan tepeme bir taş atıp bana işin ciddiyetini, işin vehametini bildirmedin?”dersin. o adam da iyi ama sen, benim sözümden inciniyordun. Ne faydası var? sana çok söyledim ama kar etmedi ki. Ben sana iyilik ettim, seni bu kötü işten kurtarmak için öğütler verdim. Kötülüğünden bu iyiliğin kadrini bilmedin, öğüdüm, seni büsbütün azdırdı.
Bana büsbütün cefa etmeye, beni büsbütün incitmeye başladın der. Aşağılık, kötü kişilerin huyu budur. Sen ona iyilik ettin mi sana kötülük eder. Sabırla nefsin belini bük. O alçaktır, kötüdür, iyilik etmeye gelmez ona! Kerem sahibi birisine ihsanda bulunursan değer, bire karşılık sana yedi yüz verir.
Bu alçağa da cefa eder, onu kahreylersen sana aşırı vefalar gösterir, kulun kölen olur. Kafirler, nimete eriştiler mi cefa tohumunu ekerler de sonra cehennemde aman yarabbi diye bağırıp dururlar.”
Alçaklar, cefaya, derde düştüler mi arınır, temizlenirler. Vefa gördüler mi de cefakar olurlar. Şu halde onların ibadet edeceklerini mescit cehennemdir. Yabancı kuşun ayağını bağlayan tuzaktır. Zindan da hırsızın alçak kişinin ibadet yeridir. Orada daima Hakk’ı anar durur.
Mademki insanın yaratılmasında ki maksat, Tanrıya ibadet etmesidir. Şu halde ibadetten baş çeken, ibadete yanaşmayan kişinin ibadet yeri cehennemdir. İnsan her işi yapabilir, fakat yaratılmasındaki maksat ibadettir. “ Ben insanları, cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” bu ayeti okusana, alemin yaratılmasında ki maksat, ibadetten başka bir şey değil.
Kitaptan maksat, içindeki fendir ama dilersen sen onu yastık da yapabilirsin ya. Fakat ondan maksat yastık olması değil, bilgi, irfan, irşat ve faydadır. Kılıcı mıh yaparsan zafere mağlubiyeti tercih ettin demektir. İnsandan maksat ilimdir. Doğru yolu bulmaktır ama her insanın bir ibadet yeri var.
Kerem sahibine ikramda bulundun mu bu ikram, ona ibadet yeridir, ikrama uğradıkça şükreder alçağı da aşağılattın, alçağa da kötülük ettin mi onu ibadete sevk edersin. Vur alçakların başına ki yere baş koysunlar ver kerem sahiplerine ki ihsanına mazhar oldukça şükretsinler!
Hulasa Tanrı iki mescid yaratmıştır. Cehennem onların mescidi, cennet bunların! Musa o iki iç ağrısı kavim, başlarını eğsin diye Kudüs’te alçacık bir kapı yaptırdı. Çünkü onlar cebbar, başı dik kişilerdi. Onlara bu küçücük, bu alçacık kapı niyaz kapısıdır. Cehennemdir.
İyi bak kendine gel! Tanrı padişahları etten, kemikten küçücük bir kapı olarak halk etti ya. Dünya ehli olanlar, onlara secde ederler. Çünkü tanrıya secde etmenin düşmanıdır onlar! Dünya ehline bir fışkı yerceğizini mihrap düzdü. O mihrabın adı da bey, padişah! Bu tertemiz kapıya layık değilsiniz ki. Temiz kişiler, şeker kamışıdır, sizse bomboş birer kamıştan ibaretsiniz.
Bu çeşit köpeklere elbette bu çeşit bayağılık adamlar hürmet ederler. Öyle ki kişiye hürmet etmek öyle adi adama inanmak aslana ardır. Fare huylulara kedi bey olur. Fare kim oluyor ki aslandan korksun? Fare huyludur, Tanrı köpeklerinden korkarlar, uluların virdi, ( Rabbimiz yücelerin yücedir) sözüdür.
Bu aptallara layık olan Rab ise kendisinde tanrı kuvveti vehmeden dünya büyükleridir. Fare nasıl olurda savaş aslanlarından kokar. Onlardan korkanlar, misk ceylanlarıdır ancak. Yürü ey çömlek yalayıcı, kase yalayıcısın yanına git. Onu kendine Tanrı say, velinimet say!
Kafi yeter artık. Uzun uzadıya anlatmaya girişsem beyler, padişahlar, hem kızarlar, hem de anlattıklarımın kendilerinde olduğunu bilirler anlarlar. Hulasa ey kerem sahibi, alçak nefse iyilik etme, kötü davran da alçaklarla beraber o da sana boyun eğsin, teslim olsun.
Alçak nefse ihsanda bulunursa alçaklar gibi nimeti inkar eder, azgınlaşır. İşte mihnete, meşakkatte bulunanların şükretmesi, nimet ve devlet sahiplerinin azgın ve hilebaz olmaları bu yüzdendir. Altınlarla bezenmiş kaftanlara bürünen beyler, padişahlar azgın kişilerdir. Abaya sarınan yoksul yok mu, şükreden odur işte.
Mal mülk, devlet ve nimet sahipleri hiç şükrederler mi? Şükür mihnetten ve meşakkatten biter, gelişir.
SOFİNİN BOŞ SOFRAYA SEVDALANMASI
Bir sofi bir gün çiviye asılmış bir sofra gördü. Vecde geldi, dönmeye, oynamaya başladı, elbisesini yırtıyor. İşte azıkların azığı. İşte kıtlıkların, dertlerin devası diye naralar atıyordu. Dumanı başından çıkıp neşesi, zevki arttıkça arttı. Sofilerde ona uydular, semaa başladılar. Kih, kih gülmeye, hay huy etmeye koyuldular. Defalarca kendilerinden geçip kendilerine geldiler.
Herzevekilin biri, sofiye “ Çiviye asılı ve içinde ekmek olmayan bomboş sofra nedir ki seni bu derece zevke, vecde getiriyor?” dedi. Sofi dedi ki: “ Yürü git be sen manasız bir suretten ibaretsin. Sen varlık peşinde koş, aşık değilsin sen. Aşıkın gıdası, ekmeksiz ekmeğe aşık olmaktır. Aşkın doğru olan kişi. Varlığa bağlanmaz.
Aşıkların varlıkla işi yoktur. Aşıklar, karı sermayesiz elde ederler. Kanatları yoktur. Alemin etrafında uçarlar. Elleri yoktur, topu meydandan kaparlar! Mana kokusunu duyan o yoksul da eli kesik olduğu halde zembil örerdi ya! Aşıklar, yoklukta çadır kurarlar. Onlar yokluk gibi bir renktedirler. Bir tek ruhları vardır onların!
Süt emen çocuk yemekten nasıl zevk alabilir? Perinin gıdası kokudan ibarettir. Fakat insan oğlu perinin kokusundan koku alabilir mi? Huyu onun huyunun zıddıdır. Perinin az bir güzel kokudan aldığı zevki, sen yüz batman güzel yemekten bile alamazsın. Nil ırmağının suyu Mısırlılara kan kesildiği halde İsrailoğullarına sudur. Deniz, Firavunu boğduğu halde İsrailoğullarına bir ana cadde haline gelir.
Yakub’un, Yusuf’un yüzünde gördüğü nur, ancak Yakub’a mahsustu. Kardeşleri bunu nereden görecekler? Bu sevgiliye olan sevdası yüzünden kendini kuyulara atar. Öbürü kininden sevgiliye kuyu kazar. Sofra onun önünde ekmeksizdir, bomboştur. Fakat yakub’un önünde nimetlerle dopdoludur, iştahını açar.
Yüzünü yıkamayan hurilerin yüzünü göremez. Peygamber, “ Namaz ancak huzur-u kalple kılınır” demiştir. Canların gıdası aşktır. Bundan dolayı ruhların gıdası açlıktır. Yakup, Yusuf’a acıkmıştı. Ekmek kokusu ona ta uzaklardan gelmekteydi. Halbuki Yusuf’un gömleğini alıp koşa, koşa Yakub’a getiren o gömleğin kokusunu duymadı bile.
Aradaki mesafe yüzlerce fersahken Yakub, Yakub olduğundan Yusuf’un gömleğinin kokusunu duyuyordu. Nice alimler vardır ki hakiki ilimden hakiki irfandan nasipleri yoktur. Bu çeşit alim, ilim hafızıdır, ilim sevgilisi değil. Onun sözlerini duyan kişi alelade bir adam olsa bile o sözleri anlar, hakikat korkusunu alır.
Çünkü böyle alimin eline düşen gömlek eğretidir, bir zaman içindir. Esir tellalının elindeki cariye gibi. Tellalın eline düşen cariye, müşteri içindir. Tellala ne fayda var? rızık vermek Tanrının işidir. Herkes Tanrının takdirine göre hareket eder, başka türlü hareket etmesine imkan yoktur. Güzel bir hayal, ona bağ, bahçe haline gelmiştir. Çirkin bir hayal, bunun yolunu kesmiştir.
Tanrı öyle bir Tanrıdır ki bir hayalden bağ bahçe düzmüş, bir hayalide cehennem haline getirmiş, yanıp yakılma yeri yapmıştır! Peki o halde onun gül bahçelerinin yolunu külhanlarının yerini kim bilebilir ki? Gönül gözcüsü, bu hayal, canın ne yanından geliyor, fırsat bulup göremez ki.
Bir kolayını bulup da doğduğu yeri, geldiği tarafı görseydi kötü hayallerin yolunu keser, gelmelerine mani olurdu. Yokluk geçidine, yokluğun gözetleme yeri olan oraya casus, nasıl ayak atabilir? Kör gibi onun ihsan eteğine yapış! Padişahım, körün yapışması diye buna derler işte!
Onun eteği, emridir, fermanıdır. Ondan korkmayı, ondan çekinmeyi kendisine can ittihaz eden adam ne iyi bahtlı bir adamdır! Birisi çayırlıkta, çimenlikte akar u kıyısında onun yanı başındaki de azap içinde! Azap çeken, öbürüne bakar da “ Bu zevk neden ki?” diye şaşırır kalır. Bu da meşakkat çekeni görür de “ Acaba bunu kim hapsetmiş ki?” diye hayretlere düşer.
Zevk içinde olan azap çekene “ Kendine gel neden böyle perişansın? Bak, burada ne güzel kaynaklar var. neden böyle benzin sararmış? Burada yüzlerce deva var. arkadaş, gafil olma, bu çimenliğe gel!” der. Fakat öbürü “ Canım efendim gelemiyorum ki!” diye cevap verir.
Bir bey hamama gitme lüzumunu duydu. Seher çağı, kölesine “ Sungu, uyan başını kaldır. Hamam tasını, peştamalı, havluyu, kili Altından al da hamama gidelim haydi” diye seslendi. Sungur hamam tasıyla iyi bir peştamal ve havlu aldı. Beraberce yola düştüler. Yolda bir mescit vardı. Ezanda okunmaktaydı. Sungur ezan sesini duydu.
Namaza pek düşkündü. Dedi ki. “ Ey kuluna iltifatlarda ihsanlarda bulunan beyim, sen şu dükkanda birazcık otur da ben namazı kılıvereyim.” Bey dükkanda oturdu. İmamla cemaat namazı kılıp camiden çıktılar. Sungur kuşluk çağına kadar içerde kaldı. Bey, bir müddet bekledi.
“ Sungur neye dışarı çıkmıyorsun?” diye seslendi. Sungur içerden “ Efendim, koyuvermiyorlar. Birazcık daha sabret, şimdi geliyorum. Beni beklemekte olduğunu biliyorum, unutmadım” dedi. Bey, tam yedi kere seslendi, bekledi, bekledi, seslendi. Nihayet Sungurun bu cilvesinden usandı, aciz kaldı, sabrı tükendi.
Sungur, beyin her seslenişinde “ Efendim, dışarı çıkacağım ama daha koyuvermiyorlar” diyordu. Bey “ Yahu, mescitte kimse kalmadı koyuvermeyen kim, seni orada kim tutuyor?” diye bağırdı. Sungur dedi ki: “ Seni dışardan içeriye sokmayan yok mu? İşte beni de içerden dışarıya çıkarmayan o.
Sana içeri girmeye izin vermeyen, benim de dışarı çıkmama mani olmakta. Senin bu tarafa adım atmana müsaade etmeyen benim de dışarıya adım atmama mani oluyor!” balıkları karaya çıkarmayan deniz, karadakileri de denize sokmamakta. Balığın aslı sudan, öbür hayvanların aslı topraktan.
Bu işe hile ve düzene başvurmanın, tedbirlere girişmenin faydası yok ki. Kilit pek kuvvetli, açıcıda Tanrı. Teslimiyete yapışa gör, rıza göster! Tedbirini unuttun mu pirinden o taze bahtı bulur, devlete erişirsin. Kendini unuttun mu seni anarlar. Kul oldun mu azat ederler!
Peygamberler bile, “ Şuna buna nasihat edip duruyoruz. Niceye bir soğuk demiri dövüp duracak, niceye bir kafese üfleyip yatacağız?” diye hatırlarından geçirdiler. Halkın yaptığı işler, Tanrının kaza ve kaderiyledir. Dişin keskinliği, midenin hararet ve kuvvetinden ileri gelir.
Nefs-i Kül, insanın cüz’i nefsine tesir etti de olacaklar oldu. Balık baştan kokar, kuyruktan değil! Bunu böyle bil ama eşeğini de yine ok gibi süre dur. Çünkü Tanrı “ Emirlerimi tebliğ et” diye emretmiştir; emrinden dışarı çıkmaya imkan yok. ( bir fırka cennetliktir, bir fırka cehennemlik) bu iki fırkanın hangisindesin, bilemezsin ki. Ne olduğunu görünceye kadar çalış, çabala!
Gemiye yükünü yükledin mi Tanrıya dayanman gerek. Yolda gark mı olacaksın, kurtulup sağlıkla selametle gideceğin yere mi varacaksın? Bu ikisinden hangisi başına gelecek, bilemezsin ki, eğer ne olacağım, başına ne gelecek? Bunu bilmedikçe gemiye binmem. Bu seferden kurtulacak mıyım, yoksa yolda boğulacak mıyım? Ne olacağımı bildir bana.
Ben başkaları gibi kuru bir ümide kapılıp şüpheyle yola düşmeme dersen, hiçbir ticarette bulunamazsın. Çünkü bu ikisi de gayb dadır, sırdır. Pul şişe gibi ruhu incecik olan, cüz’i bir şeyden kırılıveren korkak tacir, ticaretinden ne fayda görür ne ziyan eder. Hatta fayda şöyle dursun ziyan eder, mahrum kalır, hor olur.
Kimde yanış varsa nuru o bulur. Çünkü bütün işler, ihtimalle yapılır. Sen de din işini üstün ve ön planda tut da kurtul. Bu kapıyı ümitten başka bir şeyle açmaya izin yok. Tanrı doğrusunu daha iyi bilir.
MUKALLİDİN İMANI KORKU VE ÜMİTTİR
Çalışanların boyunları iğ gibi incelse de yine insanı her sanata sevk eden ümittir, ihtimaldir. Sabahleyin dükkanına giden rızık elde etmek ümidiyle koşar gider. Rızık ümidi olmasa nasıl olur da gidersin? Mahrumiyet korkusu olursa nasıl olur da kuvvet bulursun? Belki ezelde sana bir rızık verilmemiştir.
Bu ezeli mahrumiyet korkusu, nasıl oluyor da yiyeceğini, içeceğini elde etmek için çalışıp çabalamanda, arayıp taramanda seni aciz, kuvvetsiz bir hale sokmuyor? Deseler, dersin ki: “ Çalıştığım halde bir şey elde edememek korkusu da var. var ama bu korku tembellikte daha fazla.
Çalışırsam belki kazanırım; bunda ümidim daha çok. Tembellikte daha fazla zarar var. peki a kötü zanna düşen, ya neden din işinde bu ziyan korkusunu eteğini tutuyor öyleyse? Yoksa bu bizim pazarımızın tacirleri olan peygamberlerle velilerin ne karlar elde ettiklerini görmedin mi ki?
Onlara bu dükkanı terk etmekle neler yüz gösterdi. Bu pazarda nasıl karlar ettiler. Haberin yok mu ki? Ateş onlara halhal gibi ram oldu, deniz onların emrine uydu, onları baş üstüne taşıdı. Demir onlara ram oldu, mum kesildi, rüzgar onlara kul oldu, hükümlerine girdi!
(Peygamberlerden başka) bir taife daha vardır ki bunlar pek gizlidir. Bu zahir halkına nereden meşhur olacaklar? Bunca kerametleri vardır da yine ululuklarını hiç kimsenin gözü görmez! hem uludurlar, kerametleri vardır, hem Tanrı hareminde gizlenmişlerdir. Onların adlarını Abdal bile işitmemiştir.
Sen yoksa Tanrının keremlerini bilmiyor musun ki seni “ Gel” diye onların bulunduğu tarafa çağırıp duruyor. Alemin altı ciheti da onun keremleriyle dolu nereye baksan onun bayrakları orada dikildi! Bir kerem sahibi, sana gel, ateşe gir dese hemencecik atıl ateşe beni yakar mı deme bile!
Malik oğlu Enes’ten rivayet edilmiştir. Birisi ona konuk olmuştu. O hikaye eder. Yemekten sonra, peşkirini sararmış, kirlenmiş, yemeğe bulaşmış gören Enes, hizmetçi kadın, “ Bunu al da tandıra at, bir müddet kalsın” dedi. Enes’in sırlarına vakıf olan o hizmetçi de peşkiri ateşle dopdolu olan tandıra atıverdi.
Bütün konuklar şaşırıp kaldılar, peşkirden duman çıkacağını kavrulup yanacağını umuyorlardı. Derken bir müddet sonra hizmetçi, peşkiri arınmış temizlenmiş, tertemiz olarak getirdi. Oradakiler, “ Ey Peygamberle görüşüp konuşmuş olan aziz zat, peşkir nasıl oldu da hem yanmadı, hem de temizlendi?” dediler.
Enes dedi ki. “ Mustafa, bu peşkire elini, ağzını silmişti; onun için!” ey ateşten, azaptan korkan gönül, böyle bir ele böyle bir ağıza yaklaş! Bu el, bu ağız, cansız bir şeye böyle bir yücelik verirse aşıkın ruhuna neler açmaz, neler yapmaz? Kabe’nin taşını kerpicini öptü. Kabe ( put haneyken) kıble oldu.
Ey can, sen de çalış, çabala da erlere karşı toprak ol ( erler seni de putlardan arıtsınlar!) sonra o hizmetçi kadına dediler ki. “ Peki biz bu ahvali gördük, sen de bize halini söylemez misin? O söyler söylemez nasıl oldu da hemencecik peşkiri tandıra attın? Tutalım o sırlara erişmiş.
Ya sen, bu derecede değerli bir peşkiri nasıl ateşe fırlatıp attın a hanım?” hizmetçi, “ Ben kerem sahiplerine itimat ederim. Onların keremlerinden ümitsiz değilim ki. Peşkir de ne oluyor? Bana bile düşünmeden hemen ateşe atıl dese, ona olan itimadımın bütünlüğünden derhal ateşe atılırım. Benim, Tanrı kullarından ümidim çoktur.
Her kerem sahibi her sır bilir ere itimadım var. bu yüzden değil peşkiri, başımı bile atarım” dedi. Kardeş sen de kendini bu iksire vur, erkeğin himmeti, erkeğin sadakati, kadından aşağı değil ya! Bir erkeğin gönlü, kadının gönlünden aşağıysa o gönül işkembeden de bayağıdır gayrı.
SOFİNİN BOŞ SOFRAYA SEVDALANMASI
Bir sofi bir gün çiviye asılmış bir sofra gördü. Vecde geldi, dönmeye, oynamaya başladı, elbisesini yırtıyor. İşte azıkların azığı. İşte kıtlıkların, dertlerin devası diye naralar atıyordu. Dumanı başından çıkıp neşesi, zevki arttıkça arttı. Sofilerde ona uydular, semaa başladılar. Kih, kih gülmeye, hay huy etmeye koyuldular. Defalarca kendilerinden geçip kendilerine geldiler.
Herzevekilin biri, sofiye “ Çiviye asılı ve içinde ekmek olmayan bomboş sofra nedir ki seni bu derece zevke, vecde getiriyor?” dedi. Sofi dedi ki: “ Yürü git be sen manasız bir suretten ibaretsin. Sen varlık peşinde koş, aşık değilsin sen. Aşıkın gıdası, ekmeksiz ekmeğe aşık olmaktır. Aşkın doğru olan kişi. Varlığa bağlanmaz.
Aşıkların varlıkla işi yoktur. Aşıklar, karı sermayesiz elde ederler. Kanatları yoktur. Alemin etrafında uçarlar. Elleri yoktur, topu meydandan kaparlar! Mana kokusunu duyan o yoksul da eli kesik olduğu halde zembil örerdi ya! Aşıklar, yoklukta çadır kurarlar. Onlar yokluk gibi bir renktedirler. Bir tek ruhları vardır onların!
Süt emen çocuk yemekten nasıl zevk alabilir? Perinin gıdası kokudan ibarettir. Fakat insan oğlu perinin kokusundan koku alabilir mi? Huyu onun huyunun zıddıdır. Perinin az bir güzel kokudan aldığı zevki, sen yüz batman güzel yemekten bile alamazsın. Nil ırmağının suyu Mısırlılara kan kesildiği halde İsrailoğullarına sudur. Deniz, Firavunu boğduğu halde İsrailoğullarına bir ana cadde haline gelir.
Yakub’un, Yusuf’un yüzünde gördüğü nur, ancak Yakub’a mahsustu. Kardeşleri bunu nereden görecekler? Bu sevgiliye olan sevdası yüzünden kendini kuyulara atar. Öbürü kininden sevgiliye kuyu kazar. Sofra onun önünde ekmeksizdir, bomboştur. Fakat yakub’un önünde nimetlerle dopdoludur, iştahını açar.
Yüzünü yıkamayan hurilerin yüzünü göremez. Peygamber, “ Namaz ancak huzur-u kalple kılınır” demiştir. Canların gıdası aşktır. Bundan dolayı ruhların gıdası açlıktır. Yakup, Yusuf’a acıkmıştı. Ekmek kokusu ona ta uzaklardan gelmekteydi. Halbuki Yusuf’un gömleğini alıp koşa, koşa Yakub’a getiren o gömleğin kokusunu duymadı bile.
Aradaki mesafe yüzlerce fersahken Yakub, Yakub olduğundan Yusuf’un gömleğinin kokusunu duyuyordu. Nice alimler vardır ki hakiki ilimden hakiki irfandan nasipleri yoktur. Bu çeşit alim, ilim hafızıdır, ilim sevgilisi değil. Onun sözlerini duyan kişi alelade bir adam olsa bile o sözleri anlar, hakikat korkusunu alır.
Çünkü böyle alimin eline düşen gömlek eğretidir, bir zaman içindir. Esir tellalının elindeki cariye gibi. Tellalın eline düşen cariye, müşteri içindir. Tellala ne fayda var? rızık vermek Tanrının işidir. Herkes Tanrının takdirine göre hareket eder, başka türlü hareket etmesine imkan yoktur. Güzel bir hayal, ona bağ, bahçe haline gelmiştir. Çirkin bir hayal, bunun yolunu kesmiştir.
Tanrı öyle bir Tanrıdır ki bir hayalden bağ bahçe düzmüş, bir hayalide cehennem haline getirmiş, yanıp yakılma yeri yapmıştır! Peki o halde onun gül bahçelerinin yolunu külhanlarının yerini kim bilebilir ki? Gönül gözcüsü, bu hayal, canın ne yanından geliyor, fırsat bulup göremez ki.
Bir kolayını bulup da doğduğu yeri, geldiği tarafı görseydi kötü hayallerin yolunu keser, gelmelerine mani olurdu. Yokluk geçidine, yokluğun gözetleme yeri olan oraya casus, nasıl ayak atabilir? Kör gibi onun ihsan eteğine yapış! Padişahım, körün yapışması diye buna derler işte!
Onun eteği, emridir, fermanıdır. Ondan korkmayı, ondan çekinmeyi kendisine can ittihaz eden adam ne iyi bahtlı bir adamdır! Birisi çayırlıkta, çimenlikte akar u kıyısında onun yanı başındaki de azap içinde! Azap çeken, öbürüne bakar da “ Bu zevk neden ki?” diye şaşırır kalır. Bu da meşakkat çekeni görür de “ Acaba bunu kim hapsetmiş ki?” diye hayretlere düşer.
Zevk içinde olan azap çekene “ Kendine gel neden böyle perişansın? Bak, burada ne güzel kaynaklar var. neden böyle benzin sararmış? Burada yüzlerce deva var. arkadaş, gafil olma, bu çimenliğe gel!” der. Fakat öbürü “ Canım efendim gelemiyorum ki!” diye cevap verir.
Bir bey hamama gitme lüzumunu duydu. Seher çağı, kölesine “ Sungu, uyan başını kaldır. Hamam tasını, peştamalı, havluyu, kili Altından al da hamama gidelim haydi” diye seslendi. Sungur hamam tasıyla iyi bir peştamal ve havlu aldı. Beraberce yola düştüler. Yolda bir mescit vardı. Ezanda okunmaktaydı. Sungur ezan sesini duydu.
Namaza pek düşkündü. Dedi ki. “ Ey kuluna iltifatlarda ihsanlarda bulunan beyim, sen şu dükkanda birazcık otur da ben namazı kılıvereyim.” Bey dükkanda oturdu. İmamla cemaat namazı kılıp camiden çıktılar. Sungur kuşluk çağına kadar içerde kaldı. Bey, bir müddet bekledi.
“ Sungur neye dışarı çıkmıyorsun?” diye seslendi. Sungur içerden “ Efendim, koyuvermiyorlar. Birazcık daha sabret, şimdi geliyorum. Beni beklemekte olduğunu biliyorum, unutmadım” dedi. Bey, tam yedi kere seslendi, bekledi, bekledi, seslendi. Nihayet Sungurun bu cilvesinden usandı, aciz kaldı, sabrı tükendi.
Sungur, beyin her seslenişinde “ Efendim, dışarı çıkacağım ama daha koyuvermiyorlar” diyordu. Bey “ Yahu, mescitte kimse kalmadı koyuvermeyen kim, seni orada kim tutuyor?” diye bağırdı. Sungur dedi ki: “ Seni dışardan içeriye sokmayan yok mu? İşte beni de içerden dışarıya çıkarmayan o.
Sana içeri girmeye izin vermeyen, benim de dışarı çıkmama mani olmakta. Senin bu tarafa adım atmana müsaade etmeyen benim de dışarıya adım atmama mani oluyor!” balıkları karaya çıkarmayan deniz, karadakileri de denize sokmamakta. Balığın aslı sudan, öbür hayvanların aslı topraktan.
Bu işe hile ve düzene başvurmanın, tedbirlere girişmenin faydası yok ki. Kilit pek kuvvetli, açıcıda Tanrı. Teslimiyete yapışa gör, rıza göster! Tedbirini unuttun mu pirinden o taze bahtı bulur, devlete erişirsin. Kendini unuttun mu seni anarlar. Kul oldun mu azat ederler!
Peygamberler bile, “ Şuna buna nasihat edip duruyoruz. Niceye bir soğuk demiri dövüp duracak, niceye bir kafese üfleyip yatacağız?” diye hatırlarından geçirdiler. Halkın yaptığı işler, Tanrının kaza ve kaderiyledir. Dişin keskinliği, midenin hararet ve kuvvetinden ileri gelir.
Nefs-i Kül, insanın cüz’i nefsine tesir etti de olacaklar oldu. Balık baştan kokar, kuyruktan değil! Bunu böyle bil ama eşeğini de yine ok gibi süre dur. Çünkü Tanrı “ Emirlerimi tebliğ et” diye emretmiştir; emrinden dışarı çıkmaya imkan yok. ( bir fırka cennetliktir, bir fırka cehennemlik) bu iki fırkanın hangisindesin, bilemezsin ki. Ne olduğunu görünceye kadar çalış, çabala!
Gemiye yükünü yükledin mi Tanrıya dayanman gerek. Yolda gark mı olacaksın, kurtulup sağlıkla selametle gideceğin yere mi varacaksın? Bu ikisinden hangisi başına gelecek, bilemezsin ki, eğer ne olacağım, başına ne gelecek? Bunu bilmedikçe gemiye binmem. Bu seferden kurtulacak mıyım, yoksa yolda boğulacak mıyım? Ne olacağımı bildir bana.
Ben başkaları gibi kuru bir ümide kapılıp şüpheyle yola düşmeme dersen, hiçbir ticarette bulunamazsın. Çünkü bu ikisi de gayb dadır, sırdır. Pul şişe gibi ruhu incecik olan, cüz’i bir şeyden kırılıveren korkak tacir, ticaretinden ne fayda görür ne ziyan eder. Hatta fayda şöyle dursun ziyan eder, mahrum kalır, hor olur.
Kimde yanış varsa nuru o bulur. Çünkü bütün işler, ihtimalle yapılır. Sen de din işini üstün ve ön planda tut da kurtul. Bu kapıyı ümitten başka bir şeyle açmaya izin yok. Tanrı doğrusunu daha iyi bilir.
HAMZA'NIN SAVAŞA ZIRHSIZ GİRMESİ
Peygamberin amcası Hamza, gençlik çağında savaşa daima zırh giyerek girerdi. Son zamanlarındaysa savaş saflarına zırhsız olarak katılır, sarhoşça savaşa atılırdı. Göğsü açık, vücudu çıplak olarak kendini kılıçlara atardı. Halk “ Ey peygamberin amcası, ey saflar yaran aslan, ey erlerin padişahı.
Tanrı buyruğunda “ Nefislerinizi, kendi ellerinizle tehlikeye atmayın “ emrini okumadın mı ki? Peki, neden kendini böyle bir savaş esnasında tehlikeye atıyorsun? Gençken iri yapılı ve kuvvetliyken saflara zırhsız katılmazdın. Şimdi ihtiyarladın, zayıfladın, belin büküldü öyle olduğu halde hiçbir şeye aldırış etmez oldun.
Her şeye boş veriyor; bir kılıç ve bir mızrakla savaşa atılıyor, adeta kendini sınıyorsun. Kılıç ihtiyara hürmet etmez. Hiç kılıçla okun aklı temyizi olur mu?” dediler. O bihaberler, Hamza’nın kaydına düşüyorlar, gayretlerinden ona bu çeşit öğütler veriyorlardı.
Hamza dedi ki. “ gençken ölümü, bu dünyaya veda etme tarzında görürdüm. Kim ölüme isteyerek gider? Kim, ejderhanın karşısında soyunur? Fakat şimdi Muhammed’in nuruyla bu fani şehre zebun değilim ki. Duygudan hariç olan ve halk nuru askeriyle dolu bulunan padişah ordugahını görmekteyim.
Çadırlar, çadırlara geçmiş çadır direklerinin ipleri, ipleri sarılmış, şükürler olsun ki Tanrı beni uykudan uyandırdı. Ölüm kimin nazarında tehlikeyse “ Tehlikeye atılmayın” emri de onadır. Fakat birisinin nazarında ölüm hakikat kapısının açılışından ibaret olursa ona Haydin çabuk olun “ hitabı” gelir.
Ey ölümü görenler, uzaklaşın ey haşri, dirilmeyi görenler, çabuk olun! Ey lütuf görenler, ferahlanın sevinin, ey kahir görenler, bu bir beladır, gamlanın! Ölümü bir Yusuf gören, canını feda eder, kurt olarak görense yolunu sapıtır! Oğul, herkesin ölümü, kendi rengindedir. Düşmana düşmandır, dosta dost!
Ayna Türk’e nazaran güzel bir renktedir. Zenciye nazaran o da zencidir. Ey can, aklını başına devşir. Ölümden korkup kaçarsın ya doğrucası sen kendinden korkmaktasın. Gördüğün ölümün yüzü değil, kendi çirkin yüzün, canın bir ağaca benzer ölüm yaprağıdır.
İyiyse de senden yetişmiş, yeşermiştir, kötüyse de hoş, nahoş gönlüne gelen bir şey, senden senin varlığından gelir. Bir dikenle yaralanmışsan o dikeni sen dikmişsindir. Atlas olsun, ipek olsun, ne giymişsen kendin eğirmişsindir. Bil ki iş, ona verilen karşılıkla aynı renkte olmaz. Hiçbir hizmet, o hizmete mukabil verilen şeyle bir renkte değildir.
Ücret alanların ücreti, yaptıkları işe benzemez. Çünkü o iş, arazdır, buysa cevher ve ebedi. İş, güçlükten, zordan, alın terinden ibarettir. Buysa gümüştür, altındır, tabaklarla verilen ihsandır. Sana bir yerden bir töhmet gelse, mutlaka zulmettiğin birisi mihnete düşmüş, beddua etmiştir.
Ama sen dersen ki ben bir şey yapmadım, kimse hakkında bir töhmette bulunmadım. Fakat başka çeşit bir günah etmişsindir. Tohum ektin nasıl olurda meyve vermez? Zina edene yüz sopa vururlarda zinakar, ben kimseyi dövmedim ki der. Fakat bu bela bu dövüş, o zinanın cezası değil mi? Ama sopa, gizli bir yerde edilen zinaya nasıl benzer?
Ey Kelim yılan hiç sopaya benzer mi? Ey hakim dert, devaya benzer mi? Sen de o sopa yerine menini nasıl döktün de o meni güzelim bir şahıs oldu? O menin bir dost oldu, yahut bir yılan kesildi. Asa’nın yılan olduğun şaşırıyorsun değil mi? Fakat buna daha ziyade şaşmak icap etmez mi?
Hiç meni, o çocuğa benzer mi? Hiç şeker kamışı, şekere benzer mi? Adam, bir rüku, yahut sücud etti mi onun rüku ve sücudu, o alemde bağ, bahçe olur. Ağzından Tanrıya bir övüş uçtu mu tan yerinin ağartan Tanrı, o övüşü bir cennet kuşa yapar. Kuşun menisi de yeldir, havadır ama senin Tanrıyı övüşün, Tanrıyı tesbih edişin, hiç de kuşa benzemez.
Yoksullara ihsanda bulundum, zekat verdin, elinle bir hayırda bulundum mu o alemde bu hayır, ağaçlık, çayırlık, çimenlik olur. Sabır suyun, cennetteki nehirler, cennetin süt ırmağı sevgin aşkındır. İbadetten zevk alman, bal nehri, Tanrı aşkıyla sarhoş olman, şevk duyman şarap ırmağıdır.
Bu sebepler, o eserlere benzemez. Fakat tanrı nasıl oldu da bu sebeplerin yerine o eserleri getirdi? Kimse bilmez. Bu sebepler,dünyada nasıl senin ihtiyarınla senin fermanınla meydana geldiyse o dört ırmak da ahrette şüphe yok, senin fermanına tabi olur. Onları ne tarafa dilersen akıtırsın. Sebepleri nasıl tasarruf ettiysen onları da öyle tasarruf edersin. Menin nasıl sana tabiîyse meniden gelen soy sop da derhal senin emrine girer, sana tabi olur.
Bir mazluma karşı elinden bir zulüm çıktı mı o zulüm bir ağaç olur, o ağaçtan zakkum biter. Kızgınlıkla gönüllere ateş saldın mı cehennem ateşinin aslı oldun gitti. Ateşin burada nasıl adamları yakarsa ondan meydana gelen eser de orada seni yakar. Kızgınlığın ateşin adamlara saldırmakta ya ondan meydana gelen ateş de adamlara saldırır. O yılana, akrebe benzeyen sözlerin yılan ve akrep olur da seni kuyruğundan yakalar.
Velilere uymadın, onları bekletip durdun, orada da kıyamet gününün beklenmesi sana yar olur, bekler durursun. Hele yarın hele öbür gün diye vaad eder. Tanrıya dönmeyi sallar durursun ya. işte bu bekleyiş, mahşerdeki beklemendir, vay sana! O uzun günde hesap için, canlar yakan güneşin altında bekler kalırsın. Çünkü sen dünyada göğü de, göktekileri de elbette yola girerim, tohumunu eke, eke beklemiştin!
Kızgınlığın, cehennem ateşinin tohumudur, kendine gel de şu cehennemi söndür” der. Tanrıya şükürler olsun! Nura sahip olmadığın halde yavaşlık, mülayimlik gösterirsen bu kötü bir şeydir. Çünkü ateşin sönmemiştir, küllenmiştir. Bu hal bir tekellüftür, bir örtüdür. Aklını başını al, ateşi din nurundan başka bir şey söndürmez!
Din nurunu görmedikçe emin olma , çünkü gizli ateş, bir gün olur ortaya çıkar. Nuru bir su bil suya yapış suyu elde ettin mi ateşten korkma! Ateşi su söndürür. Çünkü ateş, huyu muktezası suyun soyunu, sopunu, oğullarını ( yani ağaçları, otları) yakar, yandırır! Birkaç günceğiz o su kuşlarının yanına git de seni Abıhayata ulaştırsınlar.
Kara kuşuyla su kuşu, suret bakımından birdir ama suyla yağ gibi hakikatte birbirine zıttır. Bunlar birbirlerine benzerler ama her biri kendi aslına kuldur, köledir. Dikkat ve ihtiyaçla hareket et. Nitekim vesveseyle elest deminin vahyi, her ikisi duyguyla değil, akılla anlaşılır, fakat aralarında fark var.
Her ikisi de gönül pazarının tellalıdır, her ikisi de matahlarını över durur. Gönül sarrafıysan fikrini anla, gönlüne geleni bil de esir tellalı gibi bu iki fikri birbirinden ayır et. Eğer şüpheye düşüyor ve bu iki fikri ayırt edemiyorsan “ Aldatmaca yok” de, acele etme, koşma.
HAYVANLARIN DİLLERİ
Musa’ya bir delikanlı dedi ki: “ Hayvanların dillerini öğrenmek istiyorum. Bu suretle kurdun, kuşun sözlerini duyayım da dinime ait işlerde ibret sahibi olayım çünkü ademoğullarının bütün sözler, suya ekmeğe şana şerefe ait. Belki hayvanların bu dünyadan göçme zamanındaki tedbirleri, bu tedbirler yüzünden başka bir dertleri var!”
Musa “ Hadi efendim, hadi vazgeç bu hevesten bunun önünde sonunda pek çok tehlikesi var. ibret almayı, uyanmayı Tanrıdan dile, kitapdan, sözden, harften, duraktan değil!” dedi. Adam, Musa men ettikçe kızıştı, üstüne düştü. Zaten insan, bir şeyden men edildi mi, o şeye haris olur, büsbütün üstüne düşer!
Dedi ki. “ Ya Musa, nurun parlayınca her şey kadrini, kıymetini, senin sayende buldu. Beni bu muradımdan mahrum etmek lütfuna düşmez ey cömert er! Bu zamanda tanının vekili sensin. Muradımı vermezsen beni meyus edersin.” Musa “ Yarabbi, taşlanmış Şeytan,bu saf adamlar alay mı ediyor? Öğretsem ziyankarlardan olacak, öğretmesem gönlüme bir kötülük gelecek” dedi.
Tanrı dedi ki. “ Ya Musa, öğret çünkü biz keremimizden hiçbir duayı asla reddetmeyiz. Musa dedi ki: “ Yarabbi, sonra pişman olacak, elini dişleyecek, elbiselerini yırtacak. Kudret, herkesin harcı değil. Aciz, Tanrıdan çekinen kişiye en iyi sermayedir. Eli bir şeye erişmeyen Tanrıdan korktu, çekindi.
Kendisini ibadete verdi. Yoksulluk işte bu yüzden daima övünülecek bir şeydir. Zengin zenginliği yüzünden Tanrı kapısından ret edildi. Çünkü kudreti var; sabrı terk etti, dilediğini yapıverdi! Acizlik, yoksulluk, insana hırslarla, gamlarla dolu olan nefis belasından aman verir.
Gam olmayacak dileklerden meydana gelir. Çünkü gulyabanilere avlanmış olan insan, o olmayacak dileklere alışmış onlarla huylanmıştır. Toprak yiyen, toprak ister; o biçare gülbeşekerden hoşlanmaz; gülbeşekeri hazmedemez!”
Tanrı Musa’ya “ Ya Musa, sen onun dileğini ver de eline aç, dileğini yapsın!” dedi. Dileğini yapmak kudreti, ibadetin tuzudur, lezzetidir. Yoksa bu gökyüzü de ihtiyarsız dönüp durmada. Fakat düşünüşünden dolayı ne bir sevaba girer ne bir günaha. Çünkü hesap vakti sevap da ihtiyari olarak yapılan işe verilir azap da!
Zaten bütün alem Tanrıyı tespih eder. Fakat bu zoraki tesbihten bir sevap elde edilemez. Erin eline kılıcı ver, onu acizlikten kurtar, onu kudret sahibi yap da ya gazi olsun, ya yol kesici eşkıya! Adem “ Kerremna” sırrına dilediğini yapabilme kudretiyle erişti. İnsanların yarısı bal arısı oldu, yarısı yılan! Müminler, bal arısı gibi bal madeni oldular. Kafirler, yılan gibi zehir madeni. Çünkü mümin, seçilmiş, helal otlar yer, tükürüğü bile bal arısı gibi hayat verir!
Kafire gelince, irin şerbeti içer, gıdasından da zehir meydana gelir. Tanrı ilhamına erenler, hayatın ta kendisi kesilirler, hava ve hevesle süslenenlerse ölüm zehiri! İyilik ederler, uyanık hareketleriyle kendilerini korurlarda o yüzden övülürler, takdir edilirler. Cihandaki bu medihler, bu takdirler, hep ihtiyar yüzünden meydana gelir.
Külhaniler, zindanda oldukça Tanrıdan çekinirler, zahit olurlar, Tanrıya anarlar! Fakat kudret gitti mi amel kesata uğrar. Kendine gel de ecel, sermayeyi elden almasın! Kendine gel kudretin, kar elde etmek için bir sermayedir. Kudret zamanını kaçırma, kıymetini bil! İnsan “ Kerremna” kır atına binmiş, ihtiyar dizginini de akıl eline vermiştir.
Musa, tekrar ona şefkatle öğüt vererek “ İstediğin seni mahcup eder, yüzünü sarartır. Gel bu sevdadan vazgeç, Tanrıdan kork. Şeytan seni aldatmış, o sana ders vermiş!” dedi.
Adam “ Bari hiç olmazsa kapı dibinde yatıp duran ev bekçiliği eden köpekle kümes hayvanlarının dileklerini öğret” dedi. Musa dedi ki. “Hadi peki bu ikisinin dillerini anlayacaksın, yürü git!” adam, sabah çağı bakalım sahiden dillerini öğrendim mi anlayacak mıyım ki? Diye kapısının eşiğinde beklemekteydi.
Hizmetçi kadın sofra örtüsü silkelerken bir lokmacık bayat ekmek de düştü. Ekmek parçasını horoz, hemencecik kapıverdi. Köpek dedi ki. Sen bize zulmettin. Buğday tanesi de yiyebilirsin. Halbuki ben yiyemem ki yerimde, yurdumda bundan acizim ben. Sen buğday da yiyebilirsin, arpa da darı, mısır gibi başka şeyler de. Halbuki ben bunları yiyemem. Böyle olduğu halde bizim kısmetimiz olan şu bir parçacık ekmeği bile kapıyorsun!
Bu sözü duyan horoz, “ Merak etme, Tanrı sana buna karşılık başka şeyler verir. Bu ev sahibinin atı sakatlanacak, yarın sabah adamakıllı doyacaksın, kederlenme. Atın ölümü, köpeklere bir bayram olacak çalışıp çabalamadan bir hayli rızık dökülüp kalacak” dedi. Adam, bu sözü duyunca derhal atı sattı. Horozun dediği çıkmadı, köpeğe karşı mahcup vaziyette kaldı.
Ertesi günü yine horoz, ekmeği kapınca köpek ağzını açtı, dedi ki. “ A düzenbaz horoz bu yalan niceye birebir? Niceye bir bu zulüm karlık, bu yalancılık, bu kara yüreklilik? Hani at sakatlanacak dediydin nerede? Sen düzenci körün birisin, sözünde hiçbir doğru yok!” her şeyden haberi olan horoz, köpeğe “ Atı sakatlandı, sakatlandı ama başka yerde. Atını satıp ziyandan uğrayacağı ziyanı başkalarına yükletti. Fakat yarın katırı sakatlanacak, o nimet, ancak köpeklere nasip olacak” dedi.
O haris adam, hemencecik katırı da sattı, dertten de kurtuldu, ziyandan da. Üçüncü günü köpek, horoza dedi ki: “ Ey beyliği davulla dümbelekle ilan edilen yalancılar beyi hani nerede vaadin?” horoz, “ Acele katırı da sattı. Fakat yarın kölesi ölecek. Ölünce de akrabası, yoksullara köpeklere ekmekler dağıtacaklar” dedi.
Adam, bunu duyunca köleyi de satıp ziyandan kurtuldu, yüzü parladı, neşelendi. Şükürler etmekte, alemde üç ziyandan da kurtuldum. Kümes hayvanlarıyla köpeklerin dillerini öğrendim de kötü takdirlerde kendimi kurtardım demekteydi. Ekmekten mahrum kalan köpek, üçüncü gün “ Ey tek, çift atıp duran herzevekil ve yalancı horoz!
Yalanın düzeni niceye bir sürecek? Sen yalandan başka bir söz söylemez misin?” dedi. Horoz dedi ki: “ haşa ne ben yalan söylerim, ne benim cimsimden olan öbür horozlar. Biz yalandan yummuş, arınmışız! Biz horozlar, müezzinler gibi doğru söyler, güneşi gözetler, vakit geldi mi ki diye bekler dururuz.
Bizi bir leğen altına kapatsalar yine içten içe güneşi gözler, onun nerede olduğunu anlarız. Veliler güneşin bekçileridir. İnsanlar içinde Tanrı sırlarını bilir, anlar onlar. Tanrı ,bizi namaz vaktini bildirmek üzere adem oğluna hediye etmiştir. İçimizden biri yanılır da vakitsiz öterse o ötüşü ölümüne sebep olur. Vakitsiz” haydin namaza” dememiz, kanımızı mübah eder.
Masum olan, yanılmayansa ancak vahye mazhar olan can horozudur. Kölesini de sattı. Köle satılır satılmaz öldü, alan da iki kat ziyana girdi. Malını kaçırdı ama iyi bil ki kendi kanına girdi. Bir ziyana uğramak bir çok ziyanları def edecekti. Cismimiz, malımız, canlarımıza fedadır, canımıza gelecek bela, cismimize, malımıza gelir. Gazaba uğradın mı padişahlara malını verir, başını kurtarırsın. Fakat iş bilmez cahil misin? Kazaya düşünce padişahtan malını kaçırmaya kalkışırsın.
Fakat şimdi de yarınki gün ev sahibi ölecek. Mirasına konan feryat ve figan bir öküz kesecek. Yarın adam ölünce sana epeyce yemek düşecek. Köyde halk da, ileri gelenler de kurban etleri, lalangalar, yemekler yiyecekler. Yoksullara, köpeklere bir hayli öküz eti, koca , koca ekmekler dağıtılacak.
Atın eşeğin, kölenin ölümü bu ham mağrura gelecek kazayı defedecekti. Fakat o malının ziyan olmasından ve bu yüzden derde düşmesinden kaçtı, malını çoğalttı. Çoğalttı ama kendi kanına girdi. Dervişlerin bu riya zatları neden? Çünkü cisme verilen o eziyetler, canların bakasına sebep olur. Salik, ebediliğe erişmese nasıl olur da tenini hastalıklara uğratır, helak eder?
Ruhu karşılığında elde edeceği şeyleri görmese insan elini açar da cömertlik eder, ibadette bulunur mu? Kar ummaksızın veren ancak Tanrıdır. Tanrıdır, Tanrı. Yahut da tanrı huylarıyla huylanmış olan nur olan Tanrı Parıltısını elde eden Tanrı velisi. Çünkü o ganidir, ondan başka herkes yoksul, bir yoksul, karşılık ummadan al diyebilir, mal verebilir mi? Çocuk elmayı görmedikçe kokmuş soğanı elinden bırakır mı hiç?
Bütün bu alışverişlerde maksat var. herkes bir şey elde etmek için dükkanına geçmiş, kurulmuştur. Yüzlerce güzel matahlar gösterir, gönlünden elde edeceği karşılığı düşünür durur. Ey din ulusu, bir selam bile duymaksızın ki selam veren, sonunda yenini, yakanı yakalamasın. Kardeş, ben halkın ileri gelenlerinden de geri kalanlarından da tamahsız bir selam bile işitmedim vesselam!
Yalnız Tanrının selamında bir tamah yoktur, işte o kadar. Sen ev, ev yer, yer onu ara, gaflet etme! Ben ağzı güzel kokan adamın ağzından hem Tanrı haberini duydum, hem Tanrı selamını! Bu Tanrı erlerinin selamını da canla, gönülle kabul eder; Tanrı selamını onların selamından duyar, içerim.
Çünkü onun selamı da Tanrı selamı olmuştur. Çünkü kendi varlığını ateşlere atmış, yakmıştır. Kendi varlığından ölmüş, tanrıyla dirilmiştir. Onun için Tanrı sırlarını iki dudağının arasından çıkıp durmadadır. Riyazatta tenin ölümü diriliktir. Bu bedenin eziyet çekmesi ruha ebedilik verir. O habis herif de horoz ne diyecek diye kulak vermiş dinliyordu.
Bunları duyunca ateşlenip koşa, koşa Musa Kelimullah’ın kapısına dayandı. Korkudan kapısının toprağına yüz sürmekte, ey Kelim, feryadıma yetiş demekteydi. Musa, “ Yürü yüzünü yerlere döşe de kurtul. Mademki usta oldun, kuyudan sıçra çık! Hadi Müslümanlara ziyan ver, keseni, dağarcığını iki kat doldur. Ben sana aynada görünen bu kaza ve kaderi kerpiçte gördüm.
Akıllı kişiye, sonda görülecek şey önceden görünür, gönlüne doğar; bilgisiz kişiye sonunda!” dedi. Adam tekrar feryat edip dedi ki. “ Ey iyi ahlaklı lütfet. Başıma kakma yüzüme vurma. Ben iyiliğe layık bir adam değilim, ancak öyle hareket edebilirdim, ettim de. Sen benim liyakatsizliğime iyi bir karşılık ver, lütfet.”
Musa “ oğul şastten bir okur fırladı, geri gelmesi adet değildir ki. Fakat bir iyilikte bulunmak isterim; ölüm zamanı imansız kalmayasın, imanlı ölesin, imanı yoldaş edindin mi dirisin, imanla gittin mi ebedisin” dedi. Tam bu sırada adamın hali değişti gönülü bulandı, leğen getirdiler. Bu yemekten meydana gelen gönül bulantısı değil, ölüm alameti1 a ham betbaht, kayetmenin ne faydası var sana?
Dört kişi alıp evine kadar götürdüler. Adamcağızın ayakları birbirine dolaşıyordu. Musa’nın öğüdünü dinlemiyor, halifelikte bulunuyorsun ha. Fakat kendini çeliği sağlam bir kılıcın üstüne atıyorsun! Kılıç, seni canın alıverir, hiç utanıp sıkılmaz. Kardeş, bu senin layığındır, layığın.
Musa, o seher çağı duya başladı: “ yarabbi, sen onun imanını alma. Padişahlıkta bulun, bağışla onu o yanılmış şaşırmış haddini bilmemiş haddinden fazla ileri gitmiş. Bu bilgi, senin harcın değil dedim ama sözümü anlamadı, başımdan savuyorum sandı. Sopasını ejderha yapabilen kişi ejderhaya el atabilir. Dudağını yumup söylemeyen sırrı gizleyebilen gayb sırrını öğrenebilir.
Su kuşundan başka kuş denize atılmaz, artık anlayıver, doğrusunu tanrı daha iyi bilir. O da suda yaşayan kuş olmadığı halde denize atıldı, boğuluyor, ey merhametli Tanrı sen elini tut!”
Tanrı dedi ki. “ Peki imanını bağışladım. Hatta dilersen şimdi dirilteyim de. Değil yalnız onu hatırın için bütün ölüp gömülmüş olanları dirilteyim. Musa “ Yarabbi, bu dünya ölümlü dünyadır, sen onun o aydınlık alemde dirilt. Bu fena dünya varlık dünyası değil. Sonunda yine ölecek değil mi ariyet dirilmede ne fayda var?
Sen şimdi onlara gözlerden gizli olan “ Ledeyna muhdarun” yurdunda rahmet saç!” dedi. Ey insan, cisim ve mal ziyanı, cana faydadır, canı vebalden kurtarır. Sen de riyazata canla başla müşteri ol. Tenin riyazata verdin mi canını kurtardın demektir. Ey bahtı yaver kişi, gönlüne ihtiyatsız riyazat isteği secdeye baş koy, şükranelikler ver. Mademki tanrı, o riyazat isteğini verdi, şükürler et. O istek, sana kendiliğinden gelmedi, seni “ Kün” emriyle riyazata o çekti.
Bir kadın vardı, her yıl bir çocuk doğururdu. Fakat çocuk, altı aydan fazla yaşamazdı. Üç aylıkken, yahut dört aylıkken ölür giderdi. Kadın feryat ederek dedi ki. “ Yarabbi, bu çocuklar bana dokuz ay yük oluyor, üç aycağız da ferahlık veriyor. Bana verdiğin nimet eleğim sağmadan da tez geçip gidiveriyor!”
Tanrı erlerine ağlayıp yalvarmakta, çocuklarının ölümünden şikayet etmekteydi. Bu suretle tam yirmi oğlu öldü, ciğerine bir yaman ateştir düştü. Nihayet bir gece o kadına rüyasında yemyeşil güzel, kusursuz edebiyet yurdunu, cenneti gösterdiler. Keyfiyete sığmayan nimete cennet dedim.
Bağ bahçe dedim. Çünkü orası, nimetlerin de aslıdır, bağların bahçeleri de toplandığı yer. Yoksa ne bağı? Orada öyle şeyler var ki gözler görmemiştir. Tanrı da gayb nuruna çırağ demiştir. Bu ancak bir misaldir, onun misli değil. Bu misal de anlamaktan aciz olan bir koku alsın, anlasın diye getirilir.
Hulasa kadıncağız, cenneti görüp mest oldu. O teselliye uğrayınca elden çıktı, kendinden geçti! Köşkün birinde adının yazılı olduğunu gördü, o aşık orasını kendinin sandı. Sonra ona dediler ki: “ Bu nimet, canını feda etmede doğru olan ve bu fedakarlıkta doğruluktan ayrılmayan kişinindir.
Bir hayli hizmet gerek ki sen de bu kuşluk kahvaltısından yiyesin! Fakat sen, Tanrıya sığınmada tembellik ediyorsun. Tanrı da ona karşılık olarak sana o musibetleri verdi.” Kadın “ Yarabbi, yüzyıl, hatta daha fazla bir müddet benden kan dök, evlatlarımı öldür, razıyım” dedi.
Yavaş, yavaş adım, adım o bahçeye girince bütün çocuklarını orada gördü de, dedi ki. “ Yarabbi, ben kaybettim ama sen kaybetmemişsin!” evet insan, gaybı gören göze malik olmadıkça insan olamaz. Sen istemezsin, sebep olamazsın ama burnun kanar, bir hayli de kan akar. Derken ateşin geçer, kurtulursun. Her meyvenin içi, kabuğundan iyidir. Teni de kabuk, sevgiliyi iç bil! İnsan, pek latif bir içe maliktir. İnsansın bir an olsun onu ara!
BUNALMA BİR ŞEYE HAK KAZANMIŞ OLMAYA ŞAHİTTİR
Küçücük bir çocuk olan İsa’yı dile getirip konuşturan, Meryem’in derde düşüp niyaz etmesidir. Meryem’in cüzü olan İsa, Meryem’in diliyle değil kendi diliyle onun yerine söz söyledi. Senin cüzünün cüzü de gizlice söz söyler durur. A kişi elin ayağın sana şahit olur. Niceye bir münkirliğe el sunacak ayak atacaksın.
Anlatılanı anlamaya,söyleneni dinlemeye liyakatın yoksa söz söyleyenin söyleme kabiliyeti seni görür anlar yatar uyur. Arayan aradığını bulsun diye yerden ne biterse ihtiyaç sahibi için biter. Tanrı, gökleri yarattıysa ihtiyaçları gidersin diye yarattı. Nerede dert varsa deva oraya gider, nerede yoksulluk varsa nimet oraya varır.
Müşkül neredeyse cevap oradadır, gemi neredeyse su orada! Suyu az ara, susuzluğu elde et de sular yukardan da coşsun, aşağıdan da fışkırsın! Boğazcağızı nazik yavrucak doğmasaydı onu besleyecek süt nasıl olur da memeden akardı? Yürü bu inişlerde bu yokuşlarda koş da susa, hararetlen!
Ey ulu er, ondan sonra havadaki arı ( gibi) bulutlardaki ırmakların sesini iç! İhtiyacın otlardan, sebzelerden az mı ki suyun önünü keser, sebzelere akıtırsın. Suyun kulağını çeker, kurumuş nebatlar yeşersin, gelişsin diye o tarafa yürütürsün. Cevherleri gizli olan can ekinleri içinde Kevser suyuyla dolu rahmet bulutları var. susuz kal, susa da sana “Onları Rableri sular” hitabı gelsin. Tanrı doğrusunu daha iyi bilir!
Yine o köyden bir kafir karısı Peygamberi sınamak için koşa,koşa eşeğiyle beraber yanına geldi. kucağında da iki aylık bir çocuk vardı. Çocuk Peygambere “ Tanrı sana selam söyledi. Ya Rasullallah, sana geldik işte” dedi. Anası kızgınlıkla “ Sus be , bu şahadeti kulağına kim üfürdü? A yumurcak, bunu sana kim söyledi de böyle dilin açıldı, söyleyip duruyorsun?” dedi.
Çocuk dedi ki: “ Evvela Allah, sonra da Cebrail ben, bu sözde Cebrail’e ahenk uyduruyorum.” Kadın “ nerede Cebrail?” deyince çocuk dedi ki. “ Nah, başının üstünde. Görmüyor musun? Kafanı kaldır da bir yukarıya bak! Cebrail başının üstünde duruyor; bana yüz çeşit delil olmakta!”
Kadın “ Sahi görüyor musun?” dedi. Çocuk dedi ki. “ Evet başının üstünde ayın on dördü gibi durmakta. Bana Peygamberi vasfediyor. Beni bu suretle bu aşağılıklardan yüceltmede!” sonra Peygamber, “ Ey süt emer yavru adın ne? Hadi bunu da söyle de sonra anasının isteğine uy, sus” dedi.
Çocuk” Adım Tanrı yanında Adülaziz, fakat bu bir avuç edepsize göre Abdül Uzza! Halbuki ben sana bu peygamberliği veren Tanrı hakkı için Uzza’dan usanmışım, beriyim!” dedi. İki aylık çocuk ayın on dördü gibi parlamış, baş köşeye geçen bilgi sahipleri gibi yetişmiş kişilere ders veriyordu.
Bu ırada çocuğun burnuna da, anasının burnuna da cennetten kafuru kokusu geldi. her ikisi de yaşarsak yine bu mertebeden düşer, kafir oluruz korkusuyla bunu söylediler ve bu kokuyu duya, duya can verdiler. Birisini Tanrı överse ona cansızlar da yüzlerce kere doğrudur, haktır der, canlılar da! Birisini koruyan Tanrı olursa ona kuş da gözcü bekçi kesilir, balık da!
Tam bu sırada Mustafa, yücelerden ezan sesini duydu. Aptes tazelemek üzere su istedi. O soğuk suyla elini, yüzünü yıkadı. Ayaklarını da yıkayıp pabuçlarını giymek üzereyken bir kuş gelip pabucunun bir tekini kapıverdi. O güzel sözlü Peygamber tam pabucu eline almışken tavşancıl pabucunu elinden kapıvermişti.
Kuş yel gibi havalandı, pabucu tersine çevirdi. İçinden bir yılan düştü. Kapkara bir yılandı tavşancıl, bu hareketiyle Peygambere iyilik etmek istemiş Tanrı inayetine sebep olmuştu. Kuş sonra pabucu getirip “ Buyur namaza git” diye Peygamberin önüne koydu. Adeta “ Bu küstahlığı zoraki yaptım, yoksa benim de edep ağacından bir dalcağızım var, ben de hadimce edep erken nedir bilirim” diyordu.
Vay o kişiye ki küstahça adım atar, nefsine uyar da lüzumsuz fetvalar verir. Peygamber, şükretti de dedi ki: “ Biz bunu cefa sanıyorduk halbuki vefanın ta kendisiymiş!” papucumu kaptın, aklım karıştı, canım sıkıldı, sen beni gamdan kurtarıyormuşsun, bense gama düşmüştüm.
Tanrı bize bütün gaypları gösterdi ama o sırada gönlüm, kendimle meşguldü!” tavşancıl “ Sen gafil olmazsın, bu senden uzak Ey Mustafa, benim gaybı görmem de sendeki bilginin aksinden! Havadayken pabucun içindeki yılanı görmeme, kendimden değil, senden aksetti bu bana” dedi. Nurlu kişinin aksi de aydındır. Zulmette kalanın aksiyse baştanbaşa külhan kesilir. Tanrı kulunun aksi tamamıyla nurdur, yabancının aksiyse tamamıyla körlük! Ey can, herkesin aksi nedir, bunu bil. Dilediğin kişinin yanında otur!
Ey can o hikaye Tanrı hükmüne razı olasın diye sana ibrettir. İbret al da kötü bir işe düşünce aklını başına devşir, ye’se düşme hüsnü zanda bulun! Başkaları, o hadiseden korkup sapsarı kesilse bile sen aldırış etme. Fayda zamanında da ziyan zamanında da gül gibi gülmeye bak! Gülün yapraklarını birer, birer koparsan da yine gülmeyi bırakmaz, yine sokup gamlanmaz.
Bir dikenden niçin gama düşeyim? Zaten bu gülmeyi diken yüzünden buldum der. Takdir yüzünden kaybettiğin şeyler muhakkak senden belayı giderir. Bunu böyle bil! Tasavvuf nedir diye bir uluya sordular da dedi ki: Sıkıntı zamanı, gönülde neşe ve ferah bulmak! Tanrının verdiği mihnet ve cefayı da Peygamberin pabucunu kapan tavşancıl say.
Tavşancıl, Peygamberin ayağını yılan sokmasın diye pabucu kaptı, yoza toprağa bulanmış akla ne mutlu! Tanrı “ Kaybettiğiniz şeylere eseflenmeyin hatta kurt gelse de keçinizi yese bile” buyurdu. O bela daha büyük belaları defetmek o ziyan daha dehşetli ziyanları men etmek içindir.
ÇÖLDEKİ ARAP KERVANI
Çölde bir Arap kervanı susuzu kalmış, yağmur susuzluktan kırbalarında bir damlacık olsun su kalmamıştı. Bütün kervan, o çöl ortasında bunalmış, ölüm haline gelmişti. Ansızın o iki dünyanın imdadına yetişen Mustafa, onların imdadına erişmek üzere yola çıka geldi. çölde, o sarp ve sonsuz yolda, o kızgın kumların üstünde bunalıp kalmış olan o kalabalık kervanı gördü.
Develerinin dilleri, ağızlarından çıkmış, adamlar, taraf, taraf kumlara serilmiş kalmıştı! Bu hali görünce acıdı. “ Kalkın, bir kaçınız derhal o kum yığınına doğru koşun! Orada zenci bir köle kırbayla beyine su götürüyor. O zenci deveciyi devesiyle beraber ister istemez tutup bana getirin” dedi.
Birkaç kişi kalkıp kum tepesine doğru koştular. Bir müddet sonra hakikaten dediği gibi, zenci bir kul gördüler, kırbasını doldurmuş, devesine binmiş, beyine su götürüyordu. Zenciye “ Şu tarafa insanların iftihar edecekleri zat, Kainatın hayırlısı olan Peygamber seni çağırıyor” dediler. Adam “ Ben onu tanımıyorum, o da kim?” dedi.
“ Ay yüzlü, şeker huylu Muhammed” dediler. Nasılsa öylece anlattılar, öylece övdüler. Zenci “ O galiba bir şair olacak. Bir kısım halkı sihirle zebun etmiş ona yarım arşın bile yaklaşmam ben” dedi. Nihayet herifi yakalayıp zorla çeke, çeke o tarafa sürüklemeye başladılar. Zenci bağırıp çağırıyor, sövüp sayıyordu.
Zenciyi Azizin yanına getirdikleri zaman Peygamber, “ Su için, mataralarınızı, kırbalarınızı da doldurun “ dedi. Hepsini o bir tek kırbadan kandıra, kandıra suvardı. Hem adamlar, hem develer o bir kırbadan kana , kana su içtiler. Kölenin kırbasından herkes kırbasını, matarasını doldurur.
Gökyüzündeki bulut bile hasedinden şaşırdı kaldı! Bunu kim görmüştür? Bir tek kırbadan bunca cehennemin harareti sönsün? Kim görmüştür bunu? su dolu bir tek kırbadan bunca kırba ağzına kadar dolsun! Kölenin kırbası zaten bir vesileden hakikati örten bir sebepten ibaretti. Peygamberin emriyle ihsan dalgaları, asli denizden coşup köpürmekte, kopup gelmekteydi!
Su kaynayınca buhar haline gelir, havaya çıkar havadaki buhar da soğuyunca su olur, öyle mi? Doğrusu şu; yaradılış bu hükümlerden hariç olarak sebepsiz, illetsiz yokluktan sular coşturmada. Sen çocukluğundan sebepleri görüyor, bilgisizliğinden sebeplere yapışıyorsun. Sebepleri görüyor da müsebbipten gaflet ediyorsun.
Bu hakikati örten, müsebbibin yüzünü gizleyen sebeplere ondan meyletmektesin sen. Sebepler gitti mi başına vurmağa başlar, aman yarabbi demeye koyulursun. Tanrı da sana “ Hadi yürü, sebebe git ne acayip şey, sen beni, yarattığım sebepler için andın ha!” der. O vakit kul “ Bundan böyle hep seni göreceğim, sebebe, o laftan ibaret saçma şeye bakmayacağım artık” der ama,Tanrı “ Seni tekrar sebep alemine göndersem yine sebebe yapışırsın. Senin için bu, a tövbesinde durmayan ahdi çürük adam! Fakat ben bu işe bakmam, rahmetim boldur. Rahmet etrafında dönüp dolaşırım, herkese rahmet ederim ben! Senin kötü ahdine bakmam, mademki şimdi bana niyaz ediyorsun, keremimden sana ihsan eder, muradını veririm” der.
Evet kafile halkı Peygamberin mucizesine hayran oldu. “ Ya Muhammed, ey deniz huylu Peygamber, bu ne? Küçücük bir kırbayı sebep ittihaz ettin, Arab’ı da suya gark ettin. Kürdü de!
Ey köle, şimdi kırbanın dolu olduğunu da gör de şikayet edip iyi kötü söylenme” dediler. O zenci köle, Peygamberin, bu mucizesine hayran oldu, imanı Lamekan aleminden doğmaktaydı. Gökten akan bir çeşme gördü o kırbası onun coşkunluğuna bir vesile onun hakikatine bir örtüydü.
Gözünden bütün örtüler, bütün sebepler yırtılıp sıyrıldı. Böylece gayb çeşmesini görmeye başladı. Göz pınarları doldu, efendisini de unuttu, durağını da. Elsiz ayaksız kaldı, yola gitmeye ne eli vardı, ne yağı. Tanrı ruhuna bir titremedir saldı. Mustafa iş görmesi için tekrar onu o alemden çekti de dedi ki. “ Kendine gel, ey faydalanmak isteyen yürü.
Şaşırıp kalacak zaman değil. Asıl şaşılacak şey daha ileride. Şimdi öyle durma; davranıver bakalım; çevik bir yola düş!”mübarek eliyle kölenin yüzünü sıvazladı, onu kutlu bir hale getirdi. O kölenin o Habeş oğlunun yüzü bembeyaz oldu; gecesi ayın on dördü gibi aydınlandı, gündüz gibi nurlandı!
Güzellikte işvede bir Yusuf kesildi. Peygamber ona “ Hadi şimdi git de hali anlat” dedi. Köle elsiz ayaksız sarhoş bir hale geldi, elden çıktı, ayağını tanımaz oldu! Kervan halkından ayrıldı, suyla dolu iki kırbasını aldı, yola düştü.
Efendi köleyi uzaktan görüp şaşırdı. Şaşkınlıkla o köy halkını çağırdı. “ Bu kırba bizim kırbamız, deve de bizim devemiz. Fakat zenci köle ne oldu ki? Bu uzaktan gelen ayın on dördü gibi bir delikanlı. Yüzünün nuru balkıyıp durmakta. Gündüzü bile nursuz bırakmakta. Kölemiz nerede? Acaba birisi mi öldürdü, yoksa kurt mu paraladı da öldü?” demeye başladı. Köle yanına gelince “ Sen kimsin?” Yemenli misin, Türk müsün? Söyle doğru söyle kölemi ne yaptın? Öldürdüysen gizleme, hileye sapma!” dedi. Köle dedi ki: “ Öldürmüş olsam yanına nasıl gelirim.
Kendi yağımla kanımı döktürmeye gelir miyim hiç? Bey “ Hey ne söylüyorsun, kölem nerede benim? Doğruyu söylemekten başka çare yok, kurtulamazsın elimden” dedi. Köle dedi ki. “ Köleyle arandaki sırları birer ,birer tamamıyla söyleyeyim. Beni satın aldığın zamandan şimdiye kadar ne gelmiş geçmişse anlatayım da.
Kapkara vücudumdan bir sabah açılmış olmakla beraber senin kölen olduğumu anla!” kölenin rengi değişti ama tertemiz ruhun rengi yoktur ki ruhun ne rengi vardır, ne unsurlara bağlıdır, ne toprağa mensuptur. Yalnız teni tanıyanlar, bizi çabucak kaybederler su içenler, tulumu da bırakırlar, küpü de!
Fakat canı tanıyanların sayılarla işleri yoktur. Onlar, keyfiyetsiz ve kemiyetsiz olan denize gark olmuşlardır. Can ol da can yoluyla canı tanı! Görüş dostu ol, kıyas oğlanı değil! Melekle akıl, aynı yaradılıştadır hikmeti var da iki suret oldu. Melek kuş gibi kanatlı olmuş, akıl kanadı bırakmış, nura bürünmüştür.
Hulasa ikisinin de manası aynı olduğundan ikisinin de hakikati bir olduğundan o iki güzel, birbirlerine arka olmuşlar, birbirlerine yardımcı kesilmişlerdir. Melek de Hakk’ı bulmuştur akıl da. Her ikisi de Adem’e yardımda bulunmuştur, her ikisi de Adem’e secde etmiştir. Nefisle Şeytansa ezelden bir olduğundan Adem’e düşmandır. Ona haset edip durur.
Adem’i bedenden ibaret gören ondan kaçmış ona secde etmemiştir. Fakat onu emniyete mazhar olmuş bir nur olarak gören karşısında eğildi, secde etti. Melekle aklın o ikisinin gözleri Adem’i ancak toprak olarak gördü. Bu anlatışımda işte kara saplanmış eşek gibi kalakaldı. Yahudi’ye İncil okunmaz ki.
Şia’ya Ömer’den bahsedilebilir mi? Sağırın yanında kopuz çalınabilir mi? Fakat köyün bir bucağında tek bir adam bile varsa bu hayhuyum kafidir, o anlamıştır ya yeter! Anlatılması icap eden şeyi taşlar, kerpiçler bile dile gelir de anlayana adamakıllı anlatır!
MUKALLİDİN İMANI KORKU VE ÜMİTTİR
Çalışanların boyunları iğ gibi incelse de yine insanı her sanata sevk eden ümittir, ihtimaldir. Sabahleyin dükkanına giden rızık elde etmek ümidiyle koşar gider. Rızık ümidi olmasa nasıl olur da gidersin? Mahrumiyet korkusu olursa nasıl olur da kuvvet bulursun? Belki ezelde sana bir rızık verilmemiştir.
Bu ezeli mahrumiyet korkusu, nasıl oluyor da yiyeceğini, içeceğini elde etmek için çalışıp çabalamanda, arayıp taramanda seni aciz, kuvvetsiz bir hale sokmuyor? Deseler, dersin ki: “ Çalıştığım halde bir şey elde edememek korkusu da var. var ama bu korku tembellikte daha fazla.
Çalışırsam belki kazanırım; bunda ümidim daha çok. Tembellikte daha fazla zarar var. peki a kötü zanna düşen, ya neden din işinde bu ziyan korkusunu eteğini tutuyor öyleyse? Yoksa bu bizim pazarımızın tacirleri olan peygamberlerle velilerin ne karlar elde ettiklerini görmedin mi ki?
Onlara bu dükkanı terk etmekle neler yüz gösterdi. Bu pazarda nasıl karlar ettiler. Haberin yok mu ki? Ateş onlara halhal gibi ram oldu, deniz onların emrine uydu, onları baş üstüne taşıdı. Demir onlara ram oldu, mum kesildi, rüzgar onlara kul oldu, hükümlerine girdi!
(Peygamberlerden başka) bir taife daha vardır ki bunlar pek gizlidir. Bu zahir halkına nereden meşhur olacaklar? Bunca kerametleri vardır da yine ululuklarını hiç kimsenin gözü görmez! hem uludurlar, kerametleri vardır, hem Tanrı hareminde gizlenmişlerdir. Onların adlarını Abdal bile işitmemiştir.
Sen yoksa Tanrının keremlerini bilmiyor musun ki seni “ Gel” diye onların bulunduğu tarafa çağırıp duruyor. Alemin altı ciheti da onun keremleriyle dolu nereye baksan onun bayrakları orada dikildi! Bir kerem sahibi, sana gel, ateşe gir dese hemencecik atıl ateşe beni yakar mı deme bile!
Malik oğlu Enes’ten rivayet edilmiştir. Birisi ona konuk olmuştu. O hikaye eder. Yemekten sonra, peşkirini sararmış, kirlenmiş, yemeğe bulaşmış gören Enes, hizmetçi kadın, “ Bunu al da tandıra at, bir müddet kalsın” dedi. Enes’in sırlarına vakıf olan o hizmetçi de peşkiri ateşle dopdolu olan tandıra atıverdi.
Bütün konuklar şaşırıp kaldılar, peşkirden duman çıkacağını kavrulup yanacağını umuyorlardı. Derken bir müddet sonra hizmetçi, peşkiri arınmış temizlenmiş, tertemiz olarak getirdi. Oradakiler, “ Ey Peygamberle görüşüp konuşmuş olan aziz zat, peşkir nasıl oldu da hem yanmadı, hem de temizlendi?” dediler.
Enes dedi ki. “ Mustafa, bu peşkire elini, ağzını silmişti; onun için!” ey ateşten, azaptan korkan gönül, böyle bir ele böyle bir ağıza yaklaş! Bu el, bu ağız, cansız bir şeye böyle bir yücelik verirse aşıkın ruhuna neler açmaz, neler yapmaz? Kabe’nin taşını kerpicini öptü. Kabe ( put haneyken) kıble oldu.
Ey can, sen de çalış, çabala da erlere karşı toprak ol ( erler seni de putlardan arıtsınlar!) sonra o hizmetçi kadına dediler ki. “ Peki biz bu ahvali gördük, sen de bize halini söylemez misin? O söyler söylemez nasıl oldu da hemencecik peşkiri tandıra attın? Tutalım o sırlara erişmiş.
Ya sen, bu derecede değerli bir peşkiri nasıl ateşe fırlatıp attın a hanım?” hizmetçi, “ Ben kerem sahiplerine itimat ederim. Onların keremlerinden ümitsiz değilim ki. Peşkir de ne oluyor? Bana bile düşünmeden hemen ateşe atıl dese, ona olan itimadımın bütünlüğünden derhal ateşe atılırım. Benim, Tanrı kullarından ümidim çoktur.
Her kerem sahibi her sır bilir ere itimadım var. bu yüzden değil peşkiri, başımı bile atarım” dedi. Kardeş sen de kendini bu iksire vur, erkeğin himmeti, erkeğin sadakati, kadından aşağı değil ya! Bir erkeğin gönlü, kadının gönlünden aşağıysa o gönül işkembeden de bayağıdır gayrı.
ALIŞVERİŞTE ALDANMAMANIN ÇARESİ
Bir dost, Peygambere “ Ben alışverişte daima aldanıyorum, bir şey satan, yahut alan kişinin hilesi sanki sihir, gelip benim yolumu kesiyor” dedi. Peygamber dedi ki. “Alışverişte aldanmaktan korkuyorsan alacağın şeyi üç gün muhayyer olarak al. Çünkü şüphe yok yavaş iş Rahmandandır. Acele edişinse melun Şeytandan.”
Önüne bir lokma atsan köpek bile köpekliğiyle önce koklar, biz aklımızla koklarız. Hele bir bak, demek ki biz de her şeyi inceleyen aklımızla kokluyoruz. Tanrı bile bu yerlerle gökleri yavaşlıkla ve tam altı günde yarattı. Yoksa “ Kün” der demez yerler de olurdu, göklerde; Tanrı, buna kaadirdi.
Hatta bir emreder etmez yüzlerce yer ve gök yaratabilirdi. Tanrı bütün kudretiyle beraber insanı yavaş, yavaş ve tam kırk yılda kemal sahibi eder. Bir anda yokluktan elli kişiyi uçurup bu aleme getirmeye kaadirdi. ama. İsa, bir dua ile hemencecik ölüyü diriltir de.
İsa’yı yaratan, insanları bir anda yaratmaya kaadir değil midir? İsa’ya nazaran kudreti, kat, kat üstün mü değil? Dilediğin şeyi yavaş, yavaş fakat sağlam bir halde yapman lazım. İşte bu yavaşlık, sana bunu öğretmek içindir. Daima akıp duran küçük bir dere ne pislenir, ne kokar.
Bu yavaşlıkla insan, ikbale, devlete erişir. Yavaşlık yumurtadadır, devlet de kuşlara benzer. A inatçı adam, kuş hiç yumurtaya benzer mi? Ama yumurtadan çıkar ya! Sen de davran da cüzülerin, yumurtalarından kuşlar çıkarsın. Yılan yumurtası da serçe kuşu yumurtasına benzer, fakat aralarında ne kadar fark var!
Armut da elmaya benzer, benzer ama aralarında ki farkları bil ey yüce kişi! Yapraklar da bakılınca bir renktedir. Fakat meyveleri çeşit, çeşittir. Yapraklara benzeyen bedenler de birbirine benzer, benzer ama herkes bir iş için yaratılmıştır. Halk yolda her bir tarzda yürür durur; fakat birisi zevk içinde, öbürü dertli, kederli! İşte tıpkı bunun gibi ölürken de aynı çeşit ölürüz ama yarımız ziyan içindedir.
Bilal; zayıflıktan hilale dönmüş, yüzüne ölüm rengi çökmüştü. Karısı görüp “ Ah bu, ne elem, bu ne keder” dedi. Bilal “ Hayır, hayır bu ne zevk ve neşe! Şimdiye kadar hayattan, elem duymaktaydım, ölüm nasıl bir zevktir, nedir, nedir? Sen bunu ne bileceksin?”
Demekte, bu sözleri söylerken de yüzünden nerkisler, güller, laleler açılmaktaydı! Yüzünün parlaklığıyla nurlu gözleri, sözünün doğruluğuna şahadet ediyordu. Her gönlü kara adam onun yüzünü simsiyah görürdü ama o insanların gözbebeğiydi, neden gözbebeği de siyah?
Yüzü kara olanlar, hakikati görmeyenlerdir. İnsanların gözbebeği olan adam ise ayın aynasıdır. Zaten dünyada can gözüne sahip olanlardan başka, senin gözbebeğini kim görebilir ki? Onu gözbebeği haline gelenlerden başka kim, onun renginin görüp anlar? İnsanların gözbebeği olan kişiden başka herkes, mertebesi yüce insanın sıfatlarını taklit eder. Hakikati bilmez.
Karısı “ Ah ayrılık, ah ayrılık” deyince Bilal “ Hayır, hayır vuslat, vuslat!” dedi. Karısı “ Bu gece gurbete gidiyorsun, soyunun sopunun gözlerinden kaybolacaksın” dedi. Bilal dedi ki. “ Hayır, hayır bu gece ruhum, gurbet elinden vatanına ulaşacak!” karısı “ Gayrı senin yüzünü nerede göreceğiz biz?” dedi.
Bilal dedi ki. “ Tanrı haslarının halkasında ! başını kaldırır da aşağıya değil yukarıya bakarsan Tanrı haslarının halkasını görürsün. Yüzük taşının yüzüğe nur saçtığı gibi Alemlerin rabbi de o halkayı nurlandırıp durmaktadır!” karısı “ Yazıklar olsun, bu ev yıkıldı artık” dedi. Bilal dedi ki: “ Buluta bakma aya bak” akrabam kalabalık, ev de küçük. Tanrı daha mamur bir hale getirmek için yıktı!
Ben evvelce sıkıntılar içinde hapis olmuş adama benzerdim, şimdi ruhumun nesli doğuyu da kapladı, batıyı da. Bu kuyuya benzeyen evde bir yoksuldum, şimdi padişah oldum, padişaha bir köşk, bir saray lazım! padişahlar, köşklerde saraylarda otururlar, ölüye yurt olarak bir mezar kafi.
Peygamberlere bu dünya dar geldi de padişahlar gibi Lamekan alemine gittiler. Kalbi ölmüş kişilereyse bu dünya nurlu göründü, görünüşü büyük, geniş fakat hakikatte dar! Dar olmasaydı bu feryat neden? Baksana daha evvel doğup bu aleme gelenlerin hepsi iki büklüm oldu!
İnsan uyku zamanında bak nasıl azat olmakta ruh, o varlığı, ulaştığı mekandan nasıl neşelenmekte. Zalim, zulüm tabiatından kurtuluyor. Zindandaki mahpus hapse düştüğünü, hapiste bulunduğunu unutuyor. Pek geniş olan bu yer, bu gök devenin çökeceği zaman pek daralmakta. Bu dünyanın genişliği bir göz bağı, oysaki pek dar. Gülmesi ağlamaktan ibaret, övünmesi ardan, ayıptan başka bir şey değil.
Hamam kızıştı, ısındı mı daralırsın, için sıkılır, oysaki hamam geniştir, uzundur. O hararetten sana dar gelir, ruhun sıkılır, usanırsın. Dışarı çıkmadıkça gönlün açılmaz peki, mekanın genişmiş ne fayda? Yahut da mesela dar bir ayakkabı giyersin de geniş bir ovada yürürsün. Fakat o geniş ova, sana öyle daralır ki. O ova o sahra sana adeta zindan kesilir. Seni uzaktan gören ovada bir lale gibi açılmış der.
Bilmez ki sen, zalimler gibi görünüşte gül, bahçesindesin, fakat ruhun feryat edip duruyor! Uyuman o dar ayakkabıyı çıkarmana benzer. Uykuda bir müddet ruhun bedenden kurtulur. Azizim uyku, Tanrı velilerinin malı, mülküdür. Dünyadaki Eshabı Kehif gibi! Uyumadıkları halde rüya görürler, görünürde bir kapı yoktur, yokluğa giderler.
Ev dar. Ruhun bu daracık evde eli, ayağı, çarpılmış gibi iki büklüm. O evi, padişahların sarayları genişletmek, mamur, bir hale koymak için yıkar. Ben de ana rahminde iki büklüm oldum. Dokuz ay doldu, artık buradan göçmem gerek! Anamı doğum ağrısı tutmasa bu zindanda ateş içinde kalırım.
Bir anaya benzeyen tabiatın da kuzu koyundan doğsun diye ağrıya düşüyor, bu ağrı, doğum yolunu açıyor. Ey tabiat, rahmini aç. Kuzu büyüydü, çıksın da o yemyeşil ovada yayılsın, otlasın artık! Doğum ağrısı, gebeye bir derttir ama çocuk için zindanın yıkılması gibidir.
Gebe, ne yapayım, nereye sığınayım? Diye ağlar çocuk kurtuluş vakti geldi diye güler! Göğün altındaki analar ( Ateş, yel, su toprak) la cansız şeyler, canlı mahluklar, nebatlar. Hulasa ne varsa, hepsi, birbirlerinin derdinden gafildir. Yalnız bilen ve kemale sahip olan kişiler, bunların dertlerini bilir.
Kösenin, başkalarının evinde olanları bildiği kadar kabasakal, kendi evindekini bilemez. Amca, sen kendi halini bilmezsin. Fakat gönül sahibi yok mu, senin halini o bilir işte!
Gaflet, tenden ileri gelir. Ten ruh oldu mu artık şüphesiz bir halde bütün sırtları görür. Gök boşluğundan yeryüzü kalktı mı ne benim için gece ne gölge kalır, ne senin için. Nerede bir gölge, gece yahut gölgelik varsa yerdendir; göklerden aydan değil! Duman, kıvılcımlar saçan ateşten meydana gelmez, daima odundan meydana gelir.
Vehim, hataya düşer, yanılabilir. Fakat, akıl, mutlaka isabet eder, yanılmaz. Her ağırlık, her yorgunluk,tenin muktezasıdır. Cansa hafifliği yüzünden uçup durur. Kırmızı beniz kanın çokluğundandır, sarı yüz safranın oynamasındandır. Ak beniz, balgamın kuvvetindendir, sevdadan da beniz kararır.
Hakikatte eserleri halk eden odur. Fakat kışırda kalan, yalnız zahiri gören, ancak sebepleri görebilir! Derilerden ayrı olmayan, sebeplerden kurtulmamış olan akıl, ne illetlerden kurtulur, ne doktordan fayda görür. Ademoğlu, ikinci defa doğdu mu ayağını sebeplerin başına kor.
Artık, onun dini illet-i ula değildir. Cüz’i illet de ona bir zarar veremez. O, doğruluk geliniyle ufuklarda uçup durur; sureti de ona ancak bir duvaktır. Hatta ufuktan da dışarıdadır, göklerden de. Ruhlar ve akıllar gibi mekansız bir alemdir. Hatta akıllarımız bile gölgeler gibi onun ayağına düşer. Müctehit, nassı görür, tanırsa herhangi bir hükümde artık kıyası düşünmez ki. Fakat bir şeyde nas yoksa orada kıyasa hüküm verir.
Nassı Ruhulkudüs’ün vahyi bil, aklı cüzinin kıyası, bundan aşağıdadır. Kıl, canla idrak sahibi olmuş, canla aydınlanmıştır. Ruh, nasıl olurda aklın tasarrufuna girer? Fakat ruh, akla tesir eder de akıl, o tesir altında tedbire girişir. Ruh, Nuh’u tasdik ettiği gibi senide tasdik etti, senin emrine de tabi olduysa nerede deniz, nerede gemi, nerede Nuh tufanı?
Akıl eseri ruh sanır ama güneşin nuru güneşin cirminden büsbütün ayrıdır. O yüzden salik, ruhun nurundan aslına ulaşmak için bir lokma ekmeğe kanaat etti. Çünkü aşağılara vuran nur, gece gündüz daimi değildir ki geçer gider. Fakat nurun aslına ulaşıp orada yurt edinene kişi, daima o nura gark olmuştur. Ne bulut yolunu keser, ne nuru gurub eder. , artık ayrılıktan kurtulmuş, güzelleşmiştir. Bu makama eren kişinin aslı, ya göklerdendir. Yahut topraktır da topraklıktan tamamıyla çıkmıştır.
Çünkü bu güneşin şuası daimi olarak dursa toprağa mensup olan tahammül edemez ki. Güneşin ziyası daima toprağa vurup dursa toprağı öyle bir yakar ki yeryüzünde hiçbir verim kalmaz, hiçbir meyve bitmez. Daima suda kalmak balığın harcıdır. Yılan nereden balıkla yoldaşlık edebilecek?
Fakat dağlarda öyle düzenbaz yılanlar vardır ki bu denizde balıklık etmeye kalkışırlar. Hileleri halkın aklını başından alırsa da denizden nefretleri, nihayet kendilerini rezil eder gider. Bu denizde de öyle hünerli balıklar vardır ki yılana bile sihir yapar, balık haline koyarlar.
Ululuk denizinin dibindeki balıklara deniz, sihri helal öğretmiştir. Olmayacak şey, onların himmetiyle olur. Pis, oraya vardı mı tertemiz olur, kutlu bir hale girer. Bu sözü kıyamete kadar söylesem, bu bahsi kıyamete kadar uzatsam bitmez. Yüzlerce kıyamet kopar, geçer de yine bu bahis tamamlanmaz.
Bu sözlerim, insanlara bir tekrarlamadır, ama bence tekrarlanan tazelenip uzayan bir ömürdür. Mum, birbiri üstüne çakan kıvılcımlarla yanar., alevlenir. Toprak, birbiri üstüne vuran ziyalarla altın haline gelir, parlar. Binlerce istekli olsa da bir de usanan kişi bulunsa elçi, elçilik yapmak istemez, gönlü soğur.
Bu sır söyleyen gönül elçileri, İsrafil huylu dinleyici isterler. Padişahlar gibi azamet sahibidir bunlar. Cihan halkından kulluk isterler. Huzurlarında edebe riayet etmedikçe elçiliklerinden nasıl faydalanabilirsin? Önlerinde iki büklüm eğilmedikçe emaneti sana verirler mi hiç? Onlarca öyle her edep, her terbiye de beğenilmez.
Çünkü onlar ulu bir tapıdan gelmişlerdir. Onlar yoksul değiller ki ettiğin hizmetlere karşı teşekkür etsinler, minnet altında kalsınlar a müzevir! Fakat ey gönül, bunca rağbetsizliğe rağmen sen yine padişahın sadakasını saç, esirgeme! Ey gökyüzünün elçisi, sen usananlara bakma atını sıçrata dur, oynata dur.
Ne mutludur o Türk ki savaşa girişir, dayanır da atını ateşler dolu hendeğe bile sürer, ateşler dolu hendekten bile sıçratır. Atını öyle sürer, öyle şahlandırır ki gökyüzüne çıkmaya kalkışır. Ne kimseyi görür, ne kimsenin hasedine bakar, her şeyden gözünü yummuştur; ateş gibi kuruyu da yakmıştır, yaşı da.
Yaptığı işten bir pişmanlık duyar ve bu pişmanlık ona bir ayıp olursa o, önce pişmanlığa ateş salar, yakıp yandırır. Zaten adam, bir işte ayak diredi mi hiç yoktan pişmanlık meydana gelmez ki.
SU UYUR DÜŞMAN UYUMAZ
At, aslanın sesini de tanır, kokusunu da duyar, hayvandır ama düşmanını bilmemesi, duymaması pek nadirdir. Hatta zaten yalnız at değil, her hayvan, düşmanını, nişanından, eserinden tanır , bilir. Yarasacık gündüz uçamaz, hırsızlar gibi geceleyin çıkar, yayılır. Hayvanlardan hepsinden daha mahrum olan yarasadır. Meydanda ki güneşin düşmanıdır o.
Fakat ne ben senin düşmanınım diye güneşe karşı koyabilir, ne nefretiyle onu uzaklaştırabilir! Güneş yarasanın derdine, kahrına bakıp yüzünü döndürürse, gizlense bu,güneşin son derece lütfuna, güneşin en üstün bir kemale sahip bulunuşuna delalet eder. Yoksa hiç yarasa güneşe mani olabilir mi?
Düşmanlığa kalkışacaksan düşmanlık edebileceğin birisiyle savaş ki onu esir edebilmek mümkün olsun. Katra denizle nasıl savaşa girişebilir? Girişirse aptaldır, kendi saçını, sakalını yolar. Hilesi, saçından sakalından ileri gidemez ki. Nasıl olur da ayın odasındaki perdeyi yırtabilir?
Güneşe düşmanlık eden şu azara uğrar: Ey güneşin güneşine düşman olan, sen öyle bir güneşe düşmansın ki onun ışığından güneş de titremektedir, yıldız da! Sen onun düşmanı değilsin kendinin düşmanısın. Sen odun olsan ateşe ne gam, o ne yapsın? Ne şaşılacak şey, hiç senin yanışınla onun ışığı, onun harareti azalır mı?
Yahut da hiç sen yanıp yakılıyorsun diye gamlanır mı? Onun merhameti, insanın merhametine benzemez. Çünkü insanın acımasında bir dert, bir elem vardır. Mahlukun acıması elemle karışıktır. Tanrının rahmetiyle dertten de paktır, elemden de. Babam, Tanrı rahmetini şöyle bil: O rahmet, vehme bile sığmaz, yalnız eseri görür.
Onun rahmet eserleriyle rahmet meyveleri meydandadır. Fakat onun mahiyetini ondan başka kim bilebilir? Kemal vasıflarının mahiyetleri, yalnız eser ve misalleriyle bilinir. Bundan başka bir tarzda kimsecikler bilemez. Çocuk çiftleşmenin mahiyetini bilemez ki helva yok mu, işte onun gibi lezzetlidir dersen o başka.
Fakat ey taklide yapışmış adam, çiftleşmede ki lezzet, helvada ki lezzete benzer mi? O, nerede, bu nerede? Fakat sen çocuk gibisin de o akıllı adam, sana güzellikle o misali getirdi. Çocuk da işin mahiyet ve hakikatini bilmese bile misalle anlar hiç olmazsa. Bu misalden sonra ben, bunu biliyorum desen yanlış olmaz, doğrudur. Fakat bilmiyorum desen sözün yine yalan ve uydurma olmaz.
Birisi “ Nuh’u o Tanrı elçisini, o ruh nurunu biliyor musun ?” dese, sen de “ Nasıl bilmem o ay yüzlüyü? Güneşten de meşhurdur, aydan da. Küçücük çocuklar bile onu Tarih kitaplarında okuyorlar, hocalar, bütün mihraplarda söylüyorlar. Kuran’da adı açıkça okunuyor. Geçmiş zamanlarda ki macerası fasih bir surete anlatılıyor” desen. Doğru söylüyorsun, sana Nuh’un mahiyeti keşfedilmediyse de onu sana söylediler, övdüler. Sen de naklediyor, onu övüyorsun.
Fakat desen ki: “ Ben Nuh’u ne bileyim? A yiğit, onu onun gibi bir er bilir. Ben topal bir karıncayım, fili ne bileyim? Bir sivri sinek, İsrafil’i nereden bilecek? Bu söz de doğru çünkü mahiyet bakımından Nuh’u bilmezsin ki. Mahiyetleri anlamaktan aciz olmak, halkın halidir ama bu sözü istisnasız söyleme. Çünkü mahiyetlerle onların sırrını sırrı, kamillerin gözü önünde apaçıktır.
Varlık aleminde tanrının sırrından Tanrının zatından daha ziyade anlayıştan uzak ve bir görüşe sığmaz ne var? o bile mahremlerden gizli kalmazsa artık bir şeyin mahiyeti bir şeyin vasfı nedir ki gizli kalsın? Akıl, bir bahiste bu olmayacak şey, akıldan uzak tevile sığmaz, olmayacak şeyi dinleme der.
Kutup da, sana der ki “ A düşkün, anlayışından üstün gördüğün şeylere olmayacak şey diyorsun. Şimdi sana keşf olan vakalar da sana evvelce olmayacak şeyler görünmüyor muydu? Tanrı keremiyle seni on tane zindandan kurtarmışken bu tih, ovasını kendine sitem hapishanesi yapma!”
Bir şeyin hem nefyetilmesi caizdir, hem ispat edilmesi. Çünkü zahiri görünüş aykırıdır, nispet de iki türlü olabilir. Tanrının “ O taşları attığın zaman yok mu? Onları sen atmadın ki. Tanrı attı” demesinde hem hem nefiy vardır, hem ispat ve ikisi de yerindedir. Onları sen attın, çünkü taşlar senin elindeydi.
Fakat sen atmadın, çünkü o atış kuvvetini Tanrı izhar etti. İnsan oğlunun kuvvetinin bir haddi, bir hududu vardır. Bir avuç toz, toprak nasıl olur da bir orduyu bozar, kırıp geçirir? Avuç, senin avucundur ama atış bizden, bu iki nispetin nefyi de yerindedir, ispatı da.
Peygamberlerin zıtları olan kafirler de Peygamberleri, evlatlarını tanıdıkları, bildikleri gibi tanırlar bilirler. Münkirler onları yüzlerce delille, yüzlerce nişanla evlatlarını tanır gibi tanırlar, bilirler ama, kıskançlıkları, hasetleri yüzünden bildiklerini gizlerler “ Bilmiyoruz ki” diye bilmezlikten gelirler. Baksana, Tanrı bir yerde “ Onları bilirler” dedi.
Nuh’u hem bilirsin, hem bilmezsin, değil mi? İşte bunu da bu ayetle hadiste izhar edilen izhar edilen manaya kayas et!
Birisi dedi ki. “ Alemde derviş yok. Olsa bile o derviş dervişlik makamına erişmişse yok olmuş demektir. Doğru çünkü varlığı, sureti bakımındandır, görünüşe göre vardır. Fakat sıfatları, Tanrı sıfatında yok olmuştur. O, güneşe karşı yanmakta olan muma benzer. Mumun alevi de var sayılır ama güneşin önünde yoktur. Fakat muma bir pamuk tutun mu yanar. Şu halde vardır. Öyle ama sana bir aydınlık vermez ki; güneş, onu yok etmiştir. Bu bakımdan da yoktur.
İki yüz batman bala bir okka sirke koydun mu, sirke balın içinde erir gider. Tattın mı sirke lezzeti olmadığından yoktur. Fakat tartın mı balın okkası artmıştır, vardır. Alanın önünde ceylanın aklı başından gider, kendisinden geçer. Varlığı, aslanın varlığında mahvolur.
Kemale ermeyenlerin Tanrıya karşı yürüttükleri bu kıyas yok mu aşk coşkunluğundan ileri gelen bir şeydir, ebedi, terbiyeyi terketme değil! Aşıkın, nabzı, edepten dışarı atar. Aşık kendini padişahın terazisine kor, sevgilisinin tapısına varır. Dünyada ondan edepsiz, ondan terbiyesiz kimse yoktur.
Fakat hakikatte ondan terbiyeli, ondan edepli kimse de yoktur. Ey aslı, nesli belli kişi bu edeplilikle edepsizliği birbirine uygun bil. Zahirine bakarsan edepsiz gibi görünür. Çünkü başında aşk davası vardır ( bu dava da varlık alametidir). Fakat hakikatte dava nerede?
O padişahın önünde dava da fanidir, aşık da! Zeyd öldü desek bu cümlede Zeyd faildir ama hakikatte fail değildir, elinden bir şey gelmez ki. Nahiv bakımından faildir, yoksa hakikatte mefuldür, ölüm onu öldürüverir. Nerede zeydin failliği? Öyle mahvolur ki bütün faillikler, ondan uzak kalır.
AŞIKLAR İÇİN CAN VERMEK KOLAYDIR
Buhara’da Sadr-ı Cihanın kulu bir töhmete uğradı, mevkiinde düştü, gizlenmeye mecbur oldu. On yıl gah Horasan’da, gah Kuhistan ve gah Deşt’te başıboş bir halde gezip dolaştı. On yıl sonra iştiyaktan takati kalmadı, ayrılık günleri sabrını tüketti. Dedi ki artık ayrılığa tahammülüm kalmadı. Sabır, insanı küstahlıktan alıkoyabilir mi hiç?
Ayrılık yüzünden bu topraklar bile çoraklaşır, sular bile sararır, kokar, bulanır! Adamın canına can katan rüzgar, ufunetli bir hale gelir, veba kesilir, ateş kül haline gelir, savrulur! Cennet gibi olan bağlar, bahçeler sararır, solar, yapraklar kurur, dökülür, bir hastalık yurdu olur! Her şeyi anlayan akıl bile olsa dostların ayrılığıyla yayı kırılmış okçuya döner.
Cehennem bile ayrılık yüzünden, gençlik çağına hasret çeken ihtiyarın titrediği titrer, yandığı gibi yanar kavrulur. Kıvılcım gibi insanı yakan, mahveden ayrılığı kıyamete kadar anlatsam yine yüz binde birini olsun anlatamam. O halde onun yakıcılığını anlatmaya kalkışma sus, yarabbi, beni sen kurtar, sen kurtar da ancak.
Dünyada neyin visaliyle neşelenirsen o vuslat zamanında ondan ayrıldığını bir düşün hele! Senin neşelendiğin şeyle çok kişiler neşelendi fakat sonunda sahibine vefa etmedi, yel gibi geçti gitti! Gönül, sana da vefa etmez sen ondan vazgeçmeye çalış.
Fırsat elden çıkmadan Meryem gibi sen de surete “ senden Rahmana sığınırım” de Meryem yapayalnızken canlara can katan birisini gördü. Bu adam, öyle güzeldi ki gönülleri alıyordu. Ruhulemin onun gözünün ay gibi güneş gibi yerden doğuverdi. Güneş, doğudan nasıl çıkarsa o da örtüsüz, nikapsız Meryem’in önünde yerden doğdu.
Meryem çıplaktı, bir kötülük yapar diye korktu eli ayağı titremeye başladı. Gördüğü adam öyle dilberdi ki Yusuf bile görse Yusuf’u gören kadınlar gibi şaşırıp kalır, ellerini doğrardı. Gönülden baş gösterip çıkan bir hayal gibi o gül yüzlü, Meryem’in önünde topraktan bitivermişti.
Meryem kendisinden geçti ve bu dalgınlık aleminde, bu adamdan Tanrıya sığınayım dedi. O yeni, yakası temiz kızın adetiydi, bir şeyden ürktü mü pılısını pırtısını gayp alemine çeker, Tanrıya sığınırdı. Dünyanın kararsız bir alem olduğunu görmüş ihtiyata riayet ederek Tanrıya sığınmayı adet edinmişti.
Bu suretle de ölüm zamanına dek gideceği yolu düşmanın kesmemesini diler, Tanrı tapısının kendisine bir kale olmasını temin etmek isterdi. Tanrıya sığınmadan daha iyi bir kale görmemişti, bu yüzden de kale civarında yurt edinmişti. Meryem o akılları yakan, ciğerleri oklayan bakışları gördü. Padişahta o bakışlara kulağı küpeli bir köle olmuştu, askerde.
O bakışlar, akıl padişahlarının akıllarını almış, onları divaneye döndürmüştü. O güzel gözler, yüz binlerce dolunayı hilal haline getirmişti. Zühre de bile ondan bahsetmeye kudret yoktu. Aklı kül bile onu görünce noksanlaşırdı. Ben ne söyleyebilirim, ağzı, ağzımı kapattı; söylemeye takatim kalmadı ki!
Ben yalnız o ateşin bir dumanıyım ateşe delalet etmekteyim. O padişahtan uzaktayken, onu görmeden hakkında ne söylenmişse hepsi de asılsız, hepside saçma! Zaten güneşe alemi kaplayan nurundan başka bir delil olamaz ki. Gölgenin on delalet etmesine imkan mı var? gölge onun yanında hor, hakir olup kalıyor ya işte bu kafi ona!
Bu ululuk, ona Tam doğru bir delil bütün anlayışlar geridedir, o ilerde. Bütün anlayışlar topal eşeklere binmiş o, ok gibi uçup giden rüzgara! Padişah kaçarsa tozunu bile kimse bulamaz onlar kaçarlarsa padişah, yolarını kesiverir! Alemde bütün anlayışlar, durup dinlemezler meydanda koşup yelme zamanıdır, oturup zevkle içkiye dalma zamanı değil.
Birinin vehmi, bir doğan gibi uçup geçer, öbürünün vehmini mesafeleri delip geçen ok gibi uçar! öbürünün ki yelken açmış gemi gibi gider. Bir başkasınınkiyse her an gerileyip durur! Bütün bu vehimler, bütün bu anlayış kuşları uzaktan bir av gördüler mi hep birden saldırırlar.
Av ortadan kayboldu mu şaşırırlar, baykuşlar gibi viranelere dalarlar! O av ortadan kayboldu mu şaşırırlar, baykuşlar gibi viranelere dalarlar! O av tekrar nazlana, nazlana salınsın, görünsün diye bir gözünü açıp bir tekini yumarak beklerler. Av gecikince beklemekten usanır, sıkılırlar da acaba gördüğümüz av mıydı, hayal miydi derler. Bir an istirahat ederek güçlenip kuvvetlenmeleri daha doğrudur. Eğer gece olmasaydı bütün halk, hırstan, isteklerinin üstüne titremeden kendilerini yakar, helak ederlerdi.
Herkes bir şey elde etmek, bir kar kazanmak hevesiyle bedenini ateşlere atmış, yanıp yakılmıştır. Bir müddet hırslarından kurtulsunlar diye gece, Tanrı rahmeti gibi zuhur etti. Yolcu sana da bir sıkıntı, bir gönül darlığı geldi mi alevlenme, meyus olma. Senin için muvafıktır o. Çünkü ferahlık ve genişlik zamanında varını yoğunu harc edip duruyorsun demektir. Harc etmeye karşılık bir de gelir lazım elbet!
Ya mevsimi sürüp gitseydi güneş, bağları, bahçeleri yakar kavururdu. Nebatları kökünden yakardı, bir daha o yanıp kavrulan şeyler yenilemezdi, yeşerip tazelenmezdi. Kışın yüzü ekşidir ama şefkatlidir. Yaz gülümser ama yakar, yandırır! Darlık geldi mi onda genişlik gör de canlan alnını kırıştırma!
Çocuklar gülüp dururlar, bilenlerinse yüzü ekşidir. Gam kara ciğerden meydana gelir, neşe akciğerden! Çocuğun gözü, eşek gibi ahırdadır, akıllı adamsa gözünü işin sonuna diker. Akılsız, ahırdaki otu tatlı görür akıllı ahırdaki hayvanın nihayet kasap elinde telef olacağını görür, bilir.
Şu kasabın verdiği ot yok mu acıdır, acı kasap o otu bizi semirtmek, tartıda ağır gelmemizi temin etmek için veriyor. Yürü, Tanrının verdiği hikmet otunu ye! Çünkü Tanrı, onu ancak cömertliğinden ihsanından dolayı karşılık istemeksizin vermiştir. Tanrı “ Tanrının verdiği rızıktan yiyin” dedi. Sen buradaki rızkı ekmek sandın, hikmet olduğunu anlamadın ha!
Tanrının verdiği rızık, insan mertebesine göre hikmettir. O rızık sonunda senin boğazında durmaz seni öldürüp mahvetmez. Bu ağzını kapadın mı başka bir ağız açılır. O ağız sır lokmalarını yer tutar. Bedenini Şeytan aslanından kurtarabilirsen Tanrı sofrasında nice nimetler yersin! Ben bu sözü, Türklerin et yemeği gibi yarı pişmiş, yarı ham bir halde anlattım.
Sen tamamını Hakim-i Gazneviden duy! O gayb hakimi, o ariflerin övündükleri zat, bunu ilahinamede anlatır: gam ye de, gam artıranların, seni derde sokanların ekmeğini yeme. Çünkü akıllı adam gam yer, çocuksa şeker! Neşe şekeri, gam bahçesinin meyvasıdır. Bu ferah yaradır, o gam merhem. Gamı gördün mü aşkla kucakla, Şam’a Rübve tepesinden bak! Akıllı adam, şarabı üzümde görür. Aşık varı yokta bulur.
Geçen gün hamallar, sen alınca, o yükü ben aslan gibi taşırım diye birbirleriyle savaşıp duruyorlardı. Neden? Çünkü o zahmette rahmet, o eziyette kar görüyorlardı da yükü her biri, öbüründen kapıyorlardı. Nerede Tanrının verdiği ücret, nerede o sermayesiz herifin verdiği ücret? Bu sana ücret olarak bir hazine bağışlar, o birkaç mangır verir!
Tanrının bağışladığı altın, sen ölüp kumlar, topraklar altında yatsan bile seninledir. Öldükten sonra kalıp başkalarına nasip olan mal değildir o! Tanrı malı adım, adım cenazenin önünden gider, kabirde sana gurbet arkadaşı olur. Ebedi aşkla kapı yoldaşı olmak için ölüm gününe hazırlan da şimdiden öl!
Sabır, gayret perdesi ardındaki sevgilinin nar gibi yüzünü, o isteğin, o dileğin ikiye ayrılmış saçlarını görmektedir. Gam, çalışıp çabalayan kimsenin önünde bir aynaya benzer, bu zıt olan şeyde buna zıt olan şeyi görür, sabırda muradına ulaşmayı, gamda neşeyi görür, sabırda muradına ulaşmayı, gamda neşeyi seyreder.
Zahmetten, eziyetten sonra da onun zıddı, yani genişlik, zevk ve neşe yüz gösterir. Bu iki hali, eline bak da gör, anla. Yumruğunu sıktıktan sonra mutlaka açarsın. Elin daima yumulu, yahut daima açık olsa bu bir hastalık eseridir. Elini açıp yummakla iş güç görür, çalışır, kazanır, işini düzene korsun. Bu bel açıp yumma, kuşun iki kanadı gibi ele lazım bir şeydir. Meryem bir müddet, karaya vurmuş balıklar gibi çırpındı.
O Tanrı rahmetini gösteren melek, Meryem’e bağırdı: “ Ben, Tanrı tapısının eminiyim, benden ürkme. Tanrının yücelttiği kimselerden baş çekme. Bu çeşit güzel mahremlerden çekinme!” Hem bu sözleri söylüyordu, hem de dudaklarından pak nurlar çıkıyor, birbirine ulanıp göğe ağrıyordu.
Melek diyordu ki: “ Sen, benim varlığımdan yokluğa kaçıyorsun ama ben yokluktan bir padişahım bir bayrak sahibiyim. Zaten yurdu orası, ağırlığım da orada sana görünen bir suretimden ibaret. Ey Meryem, bir bak hele ben, anlaşılması müşkül bir nakşım, hem hilalim, hem gönüllerde ki hayal!
Gönlüne bir hayal geldi de yerleşti mi nereye kaçsan o seninledir. Ancak gelip geçici bir aslı olmayan hayal müstesna o çeşit hayal yalancı sabah gibi gözden kayboluverir. Bensen Tanrı nurundan doğmuş düpedüz sabahım, gündüzümün etrafında gece hiç dönüp dolaşamaz. Kendine gel Lahavle deyip durma ey İmran’ ın kızı ben zaten, buraya Lahavle makamından gelip üştüm.
Daha Lahavle denmeden önce Lahavlenin nuru benim aslımdı, benim gıdamdı. Sen, benden Tanrıya sığınmadasın ama ben o sığındığın Tanrının ezelde düzüp koştuğu bir suretim zaten. Seni defalarca kurtaran o sığındığın makam, benim makamım Tanrıya sığınırım diyorsun ya; o sığınmak yok mu? Ben ta kendisiyim zaten.
Tanımazlıktan beter bir afet yoktur. Sen sevgilinin yanındasın da aşk bazlığı bilmiyorsun. Yari, ağyar sanmada, neşeye gam adını takmaktasın. Sevgilimizin şu miskler gibi saçları, biz deli olursak zincirimiz olur! Nil gibi akıp duran şu lütuf, biz firavun muyuz kan kesilir bize!
Kan, akılını başını al, ben suyum, dökme beni ben Yusuf’um fakat sana kurt gibi görünüyorum a savaşçı der. Sen görmüyorsun yoksa halim, selim sevgili, onunla zıt oldun mu yılanlaşır. Halbuki ne eti başkalaştı, ne yağı sen onu kötü gördün de ondan kötüleşti!”
Meryem’in mumunu bırak, yana dursun. Evet o yanıp yakılan aşık, Buhara ya dönüyordu. Gönül, ne de sabırsızsın ateşler içindesin. Yürü Sadr-ı Cihana doğru kaç! Şu Buhara ok mu bilgi kaynağıdır. Kimde ateş varsa Buharalıdır zaten! Şeyhin huzurunda oldukça Buharadasın, sakın Buharayı hor görme!
Şeyhin denize benzeyen gönlü taşar çekilir, taşar çekilir. Bu met ve cezir, o Buharaya horluktan başka bir surette gidene yol vermez. Ne mutlu kişiye ki nefsini aşağılatmıştır. Vay o kişiye ki nefsinin tekmesi alrında kalmıştır! Sadr-ı Cihanın ayrılığı, o aşıkın canına tesir etmiş, varlığını parçalamış gitmişti.
Diyordu ki, yine oraya gideyim, kafir olmuşsam bile tekrar imana geleyim. Oraya varayım da yerlere döşeneyim; o iyi düşünceli Sadr’ın huzurunda kendimi yerlere atayım, diyeyim ki, işte canımı önüne attım. İster dirilt, ister koyun gibi kes başımı! Ey ay yüzlü, senin huzurunda kesilip ölmek, başka yerde dirilere padişah olmaktan yeğ.
Ben bin kere, hatta daha da fazla sınadım. Anladım; sensiz yaşamam pek acı, tahammül edilir şey değil! Ey emelim, maksadım sevgili, sur üfürür gibi nağmelerle terennüm et de beni dirilt, ey devem çök artık neşe tamamlandı! Ey yeryüzü, göz yaşlarımı em, yeter gayri ey nefis, iç o tatlı suyu, bulanıklığı geçti, duruldu artık!
Ey yeryüzü göz yaşlarımı em, yeter gayri merhaba ey seher yeli! Bize dostun kokusunu getirdin ne güzel de estin ya! Dostlar, dedi, ben gidiyorum, elveda. Ben o emire, o emrine itaat edilen Sadr-ı cihana gidiyorum. Anbean onun aşkıyla, onun ayrılığıyla yanmaktayım. Artık ne olursa olsun, gidiyorum ben!
Sevgilinin gönlü mermerler gibi katı bir hale gelse bile ruhum yine Buharaya gitmek istiyor. Orası sevgilimin konağı, padişahımın şehri benim vatanım orası. Aşıklara vatan sevgisi budur.
Bir güzel, aşıkına dedi ki. Yiğidim, gurbette birçok şehirler gördün. Hangi şehir daha ziyade hoşuna gitti. Aşık, “ Sevgilinin oturduğu şehir” padişahımız, nereye yaygısını yayar, oturursa orası, iğne deliği kadar dar bile olsa bize sahra gelir. Ay gibi Yusuf neredeyse orası, kuyunun dibi bile olsa cennettir.” Dedi.
O aşığa da öğütçünün biri dedi ki. “ Ey bihaber, aklın varsa işin sonunu düşün, aklını başına devşir de işin önüne, sonuna dikkat et. Pervane gibi kendini yakıp yandırma! Delicesine Buharaya gidersen zincire vurulmaya hapishaneye atılmaya layıksın. Sadr-ı Cihan, sana kızgın, adeta demir çiğnemede, dişlerini gıcırdatıp durmada, seni yirmi gözle bekliyor.
Senin için bıçak bileyip duruyor. O adeta kırlıkta kalmış bir köpek, sense unla dolu dağarcıksın! Tanrı, bir fırsat verdi, kurtuldun sonrada zindana gidiyorsun ha. Ne oldu sana?
Sana on çeşit memur dikseler bile onlardan kaçıp gizlenmen lazım; akıl, bunu emreder. Halbuki senin başında tek bir memur bile yok. Neden böyle önden, arttan yolun bağlandı?” gizli aşk, onu esir etmişti. O öğütçü o korkutucu o gizli memuru görmüyordu ki! Her memurun başında gizli bir memur var.
Böyle değil de o memur, neden köpeğe benzeyen tabiatına esir. Neden onun bağlarıyla bağlı. Padişahın kızgınlığı ruhuna tesir etmiş, onu memurluğa, kara yüzlülüğe bağlamış. Hadi vur şu adamı diye onu dövüp duruyor! Benim feryadım, işte o gizli memurlardan!
Kimi ziyanda görürsen bil ki görünüşte yapayalnız bile olsa hakikatte o ziyana bir memurla sürüklenir, gider. Bu hali bilseydin feryad eder, o padişahlar padişahına sığınırdın. Padişahın huzurunda başına topraklar saçar da o korkunç Şeytandan kurtulurdun. A karıncadan daha aşağı, daha kuvvetsiz ve ehemmiyetsiz adam, kendini bey görüyorsun ha, sen körsün de ondan başına dikilmiş olan o memuru görmüyorsun.
Bu yalancı kanatlarla gururlandın ha, adamı suça, ziyankarlığa çeken kol kanat, ama da kol kanattır ya! Kanat dediğin adamı yücelere çeker topraklara bulandı mı da ağırlaşır, adam uçamaz gayrı!
Aşık dedi ki: “ Ey öğütçü, sus niceye bir öğüt vereceksin, niceye bir? Vazgeç bu öğütten; bağ, pek kuvvetli. Senin öğüdünden daha da kuvvetlendi. Senin alimin aşk nedir, tanımadı ki! Bir yerde aşk fazlalaştı, derdi arttırdı mı orada ne Ebu Hanife bir ders verebilir, ne Şafii!”
Beni ölümle tehdit etme. Kendi kanına susamış birisiyim ben zaten! Aşıklara ben zaten! Aşıklara her an bir ölüm var aşıkların ölümü bir çeşit değil! Aşık doğru yolun ruhunu bulmuş, o ruhla iki yüz cana sahip olmuştur da her an iki yüzünü de feda edip durmadadır. Feda ettiği her cana karşılık da on tana ecir alır. Kuran’dan “ Kim bir iyilik yaparsa on mislini bulur” ayetini okusan a!
O güzel yüzlü sevgili, kanımı dökerse neşeyle dönerek, zevkimden ayaklarımı yerlere vurarak canımı saçarım! Ben sınadım, benim hayatım ölümümde. Bu hayattan kurtuldum mu ebediyete erişeceğim. Ey inanılacak, güvenilecek kişiler, beni öldürün. Öldürülmemede hayat içinde hayat var.
Ey aydın yüzlü, ey daimi varlığın ruhu, ruhumu kendine çek, bana vuslatınla cömertlik et! Öyle bir sevgilim var ki sevgisi kalbimi yakıp kavurmada, dilerse gözlerimin üstünde yürür! Arapça daha hoş ma Farsça söyle. Zaten aşkın bunlardan başka daha yüzlerce dili var ama, sevgilisinin kokusu uçup geldi mi o dillerin hepside şaşırır. Lal olur kalır.
Artık ben susayım, kafi sevgili söylemeye başladı. Dinle, kulak kesil. Tanrı, doğruyu daha iyi bilir. Aşık tövbe etti mi işte o zaman kork. Çünkü aşık ayyarlar gibi daracığında ders verir! Bu aşık, buharaya gidiyor ama ders okumaya üstada hizmet etmeye değil.
Aşıklara dostun güzelliği müderristir. Defterleri, derleri, meşkleri de onun yüzü! Susarlar ama tekrar, tekrar atıkları naralar sevgilinin arşına, tahtına kadar ulaşır. Dersleri fitne, oyun, dönüş ve titreyiştir. Onlar ne ziyadat okurlar, ne silsile. Bu kavmin silsilesi, sevgilinin simsiyah ve kıvırcık saçlardır. Onlarda devir meselesinden bahsederler ama sevgilinin devrinden.
Eğer birisi sana kese meselesini sorarsa ona de ki: “ Tanrı hazinesi keselere sığmaz ki! Aşıklara aralarında Hul ve Mübara’dan dem vururlarsa hoş gör. Hakikatte Buharayı anıyorlar demektir. Her şeyi anış, başka bir hassa verir. Her sıfatın başka bir mahiyeti var.
Buhara da her hünere ermiş, olgun bir hale gelmişsin ama horluğa yüz kodun mu hepsinden vazgeçer, her şeyi unutursun. O Buharalı aşık da bilgi derdinde değildi. Gözünü görüş güneşine dikmişti o. Kim halvette görüşe yol bulur, hakikati görürse artık bilgilerle yücelmeyi dilemez. Can güzelliğiyle bir kaseden şarap içilen, ağızdan duyulma haberlerle bilgilerden tasalanmaz.
Görüş, ekseriyetle bilgiden üstündür, bilgiye galebe eder. Bu yüzden halk nazarında dünya galiptir, sevimlidir. Çünkü dünyayı gözler görür, bu eldeki matahtır. Ahireti ise verilmesi va’dedilen borç bilirler.
Kanlı göz yaşları döken o aşık yüreği çarpa, çarpa hararetle, iştiyakla koşarak Buhara’ya yüz tuttu. İştiyakından çölün kumları, ona ipek geliyor, Ceyhun’un suyu küçücük bir şey görünüyordu1 çöl önünde gül bahçesi kesilmekte, gül gibi gülerek düşe kalka, yuvarlanarak koşup gitmekteydi.
Şeker, Semerkant’tedir ama o, şekeri Buhara’da bulmuş Buhara yolunu tutmuştu. “ Ey Buhara, sen akıllara akıl katardın ama benim aklımı da aldın dinimi de! Ben bir tolunay aramaktaydım, o yüzden hilale döndüm. Kapı dibinde Sadr-ı ( baş köşeyi) istiyorum! Demekteydi.
Buhara’nın karaltısını görünce gam karanlığında bir beyazlıktır göründü. Yere yığıldı, uzun bir müddet kendisinden geçti. Aklı sır bahçesine uçup gitti. Onu ayıltacak, aşk gül suyuydu, bunu bilmediklerinden başına, yüzüne gül suları serptiler. O gizli gül bahçesi görmüştü. aşk, onu yakalamış kendisinden geçirmiş gitmişti.
Sen donmuş, taş kesilmiş birisin; bu söze, bu nefese layık değilsin evet, sen de kamışsın ama içinde şeker yok! Akılın başında, akıllısın sen. “ Görmediğiniz askerleri yolladı” ayetinden gafilsin.
Sevine, sevine o emniyet şehrine sevgilisinin bulunduğu yere, Buharaya geldi. gökyüzüne uçan ay tarafından kucaklandığını, kendisine sen de beni kucaklasana dendiğini sanan sarhoşa benziyordu. Onu bUhara’da her gören “ Durma, görünmeden hemen bir tarafa sıvış!
Padişah gazap etmiş, tam on yıllık öcünü almak için seni arayıp duruyor. Allah aşkına olsun kendi kanına girme kendine pek o kadar güvenme! Sadr-ı Cihan’ın Şahnesiydin, itimadına mazhar olmuş üstat bir mühendistin. Ona hıyanette bulundun, cezadan da kaçtın neyse, bu suretle kurtulduğun halde şimdi nasıl oldu da tekrara geldin?
Yüzlerce hileyle beladan kurtulmuşsun, seni buraya aptallığın mı getirdi, ecelin mi? Aklın Utaridi bile beğenmez, kınardı. Fakat kaza ve kader, aklı da ahmak bir hale sokuyor, akıllıyı da! Sen, aslanı arayan talihsiz tavşansın. Nerede aklın, nerede bilgin, nerede çevikliğin, çabuk anlayışın?
Kaza ve kaderin böyle yüzlerce afsunları vardır. Kaza geldi mi alem daralır derler. Sağda, solda yüzlerce kaçıp kurtulunacak yer vardır da kaza ve kader, gelince hepsi bağlanır, kapanır; kaza ve kader bir ejderhadır” diyordu.
Aşık dedi ki. “ Ben, susuzluk hastalığına tutulmuş birisiyim. Biliyorum da su beni öldürür. Fakat bu hastalığa tutulan, sudan kaçamaz ki isterse su onu yüzlerce defa öldürsün, harap etsin! Elim karnım şişse bile suya olan aşkım azalmıyor. Karnımı görüp bu ne diye sordukları zaman keşke bütün deniz, karnıma aksaydı diyorum.
Bir tuluma benzeyen karnım, isterse su dalgalarından yırtılsın, ölsem bile ne mutlu bir ölüm! Ben, nerede bir ırmak görsem ah, o ırmak ben olsam diye haset etmekteyim. Elim defe benzese, karnım davul gibi şişse yine gül gibi neşeyle onun sevda davulunu döver dururum. O ruhulemin, kanımı dökse yer gibi yudum, yudum kan içerim.
Bu yer gibi karnındaki çocuk gibi kanlar içiyorum. Aşık oldum olalı işim gücüm bu! Geceleri tencere gibi ateş üstünde kaynamakta gündüzleri kum gibi akşamlara kadar kan içmekteyim. Hileye saptım, o bana kızmıştı, yapmak istediğim şeye mani oldum, hışmından kaçtım diye nadimim.
Söyleyin kızgınlıkla bana ne yapmak istiyorsa yapsın. O kurban bayramıdır, aşık da kurbanlık! Öküz uyur, istirahat eder, bir şey yerse kurban bayramı için besleniyor demektir. Beni Musa’nın kurban edilerek ölüyü dirilten öküzü bil Cüzlerimin cüz’ü bile hür kişinin hasredilmesine sebeptir.
Musa’nın öküzü de kurban olmuştu. En küçük cüz’ ü bile bir öldürülmüşe hayat verdi. Öküzün bazı yerleriyle ölüye vurun hitabı geldi vurdular. O öldürülmüş adam dirildi, fırlayıp kalktı. Eğer şu ruhların haşredilmesini istiyorsanız ey ulu kişilerim bu sözü kesin! Ben cemaattandım. Öldüm, yetişip gelişen bir varlık, nebat oldum. Nebatken öldüm, hayvan suretinde zuhur ettim. Hayvanlıktan da geçtim, hayvanken de öldüm de insan oldum. Artık ölüp de yok olmaktan ne korkayım?
Bir hamle daha edeyim, insanken öleyim de melekler alemine geçip kol kanat açayım. Melek olduktan sonra da ırmağı atlamak, melek sıfatını da terk etmek gerek, “Her, şey fanidir, helak olur, ancak onun hakikati bakidir.” Bir kere daha melekken kurban olur da o vehme gelmeyen yok mu. İşte o olurum.
Yok olurum, suretlerin hepsini terk ederim de erganun gibi “ Biz, mutlaka geri dönenleriz, ona ulaşanlarız” derim. Ümmet, bunda ittifak etmiştir. Karanlıklarda gizli olan Abıhayat yok mu ölümdür o. Nilüfer gibi ırmağın bu tarafında bit. Susama hastalığına uğrayan adam gibi haris ol, ölümü ara!
Susama hastalığına uğrayanın ölümü sudur da yine su ara, su içer durur. Tanrı, doğrusunu daha iyi bilir. Ey ayıp ve ar hırkasını giyinen donmuş üşümüş aşık sen can korkusuyla candan kaçıyorsun. Ey karılara bile ayıp ve ar olan kişi, hele bak onun aşk kılıcının önünde yüz binlerce can, elceğizlerini çırparak ölüme müştak!
Irmağı gördün ya. Testideki suyu ırmağa döküver. Su hiç ırmaktan kaçar, çekinir mi? Testideki su ırmağa döküldü mü ırmakta mahvolur, ırmak kesilir. Vasfı yok olur da zatı kalır. Artık bundan böyle ne kaybolur, ne kötüleşir, pislenir! Ben de ondan kaçtığım için pişmanım özümü bildirmek üzere kendimi onun fidanına astım!”
Top gibi başının yüzünün üstüne kapanıp secdeler ederek gözleri yaşlı bir halde Sad-ı Cihan’ın huzuruna gitti. Herkes, acaba onu yakacak mı, asacak mı diye başını havaya dikmiş bekliyordu. Sad-ı Cihan, işte o vakit zaman talihsiz kişilere ne gösterirse bu bir avuç ahmağa onu gösterdi.
İşten anlamayan ahmak, pervane gibi alevi nur sandı, ahmakçasına aleve atıldı, canından oldu. Fakat aşk mumu, o muma benzemez ki. Aşk, aydınlıklar içindeki aydınlıklar aydınlığıdır. O ateşli mumların aksine bir şeydir. Ateş gibi görünür ama baştanbaşa nurdur, güzellikten hoşluktan ibarettir.
Ey izi tozu güzel, bir hikaye söyleyeyim, dinle; Rey şehrinin kıyısında bir mescit vardı. Hiç kimse yoktu ki orada gecelesin, yatsın da korkudan ödü patlayıp ölmesin; oğlu o gece yetim kalmasın. Ona nice aç, çıplak garip gitti. Hepsi de sabah çağı yıldızlar gibi battı, mezara girdi! Sen de bunu iyice anla, kendine gel. Sabah geldi çattı, uykuyu bırak artık!
Herkes orada kuvvetli periler var, orada konaklayanları kör kılıçla kesip öldürüyorlar derdi. Bazıları sihir ve tılsım var. Düşmanın canını almak için gözetip durmada diyordu. Bazı kimseler, kapısına açıkça “ Ey konuk, burada kalma. Canına kastın yoksa geceyi burada geçirme, burada yatıp uyuma. Yoksa ölüm sana pusu kurar” diye yazalım demekteydi. Bir diğeri de derdi ki. “ Geceleri kilitleyin de bilmeyen bir adam girip kalmasın!”
Nihayet bir gece vakti mescide bir konuk geldi mescidin o aşılacak şöhretini o da duymuştu. Bir tecrübe etmek istiyordu. Çünkü hem pek yiğitti, hem de canından bezmişti, hayatına doymuştu. Dedi ki: “ Bu başa, bu gövdeye pek o kadar aldırış etmem. Tut ki can hazinesi için bir habbe gitmiş ne çıkar? Ten sureti gidiversin, ben o suretten ibaret değilim ya. Ben baki oldukça suret eksik olmaz elbet.
Tanrı lütfuyla “ Ben insana ruhumdan ruh üfürdüm” sırrına mazharım. Kamış gibi olan tenden ayrılırsam yalnız Tanrı nefesi olarak kalırım. Tanrının nefesi, bu tene gelmesin de inci de bu dar sedeften kurtulsun artık. Tanrı “ Ey doğru kişiler, ölümü dinleyin” dedi. Ben de doğrucuyum, bu söze canımı veririm!”
Halk “ Sakın burada geceleme, yoksa can alıcı, seni posa gibi eziverir! Sen garipsin, bunu bilmezsin. Burada kim yattı, uyuduysa mahvoldu. Bu bir tesadüf değil. Bunu biz de nice defalar gördük, akıllı bilgiler kişiler de. Kim bu mescitte konakladıysa gece yarısı müthiş bir zehirle zehirlendi gitti.
Bir kişiden yüz kişiye kadar nice ölenleri gördük. Birisinden duyup da rivayet etmiyoruz. Peygamber “ Din nasihattir” dedi. Nasihat, lügatte hıyanetin zıddıdır. Bu nasihatte dostlukta doğruluktan ibarettir. Doğru söylemez, aldatırsan, hainsin, köpek postuna bürünmüşsün, köpeksin! Sana bu nasihati muhabbetimizden veriyoruz. Sakın akıldan insaftan ayrılma!” dedi.
Aşık dedi ki: “ Ey öğüt verenler, ben yaptığım den nadim değilim. Hayata doydum. Ben yaralanmayı isteyen, arayan bir tembelim. Tembelden yola gitmeyi umma. Ama yiyecek, içecek tembeli değilim ben. Hiçbir şeye aldırış etmeyen, ölümünü arayan bir tembelim! Aleme el avuç açan kendisine para pul toplayan tembel değilim. Bu köprüden çevikçe geçen bir tembelim.
Her dükkana başvuran, halini söyleyen tembel değilim. Varlıktan sıçrayıp kurtulan ve bir madene ulaşan tembelim. Kuşa kafesi bırakıp uçmak nasıl hoş, tatlı gelirse bana da ölmek ve bu yurttan göçmek öyle hoş, öyle tatlı geliyor. Bahçeye konan kafesteki kuş, gülleri, ağaçları görür. Dışarıda kafesin çevresinde ötüşen kuşlar, hürriyete ait güzel, güzel hikayeler söylerler. Kafesteki kuş, onları duyar, o yeşilliği görürde ne iştahı kalır, ne sabrı, ne kararı!
Başını kafesin her deliğinden çıkarır durur. Ayağındaki bağdan kurtulmak ister. O kuşun gönlüde dışarıdadır, canı da böyleyken kafesi açıversen ne yapar? O kuş, kafese kapanmış kafesin etrafında da kediler birkaç halka olmuş kuşa benzemez ki. Bu çeşit kuş korkuya, vehme düşer, hiç kafesten çıkmayı ister mi o ? hatta o kötülükler yüzünden kafesin etrafında daha yüz tane kafes olmasını ister.
Bu şuna benzer; Akıl ve hikmette üstün olan Calinus da bu dünyanın havasına kapılmış, dünya muradına gönül vermiş olduğundan, “ yarı canlı bir halde dünyayı bir katır götünden görmeye bile razıyım, tek ölmeyeyim” dedi. Kafes etrafında kedilerin toplanmış olduğunu görmüş bir kuşa benzeyen ruhu uçmaktan meyus olmuştu.
Yahut da bu cihandan başka her şeyi yok görmüş, yokluktaki haşri görmemişti. Ana karnındaki çocuk gibi hani. Tanrının keremi onu rahimden dışarı çeker de o yine rahme doğru kaçar durur. Tanrının lütfu, onun yüzünü bu aleme çıkacağı tarafa döndürür, o yine büzülüp ana karnına sokulur.
Bu şehirden, bu yurttan dışarı çıkarsam acaba bir daha burasını görebilir miyim? Rahimde bir kapı olsaydı da o havası ufunetli şehir görünseydi. Yahut da bir iğne yordamı kadar delik bulunsaydı da dışarısını bir görseydim der! Ana karnındaki çocuk da rahmin dışında bir alem olduğundan gafildir, o da Calinus gibi namahremdir.
Bilmez ki rahimdeki yaşlıklarda dışarıdaki alemin feyziyledir. Dünyadaki dört unsur da kendilerine Lamekan aleminden yüzlerce yardım geldiğini bilmezler. Kuş, kafeste su ve tane buluyor ama su da kafesin dışındaki bağdan, bahçeden gelmede tane de! Peygamberlerin canları bu alemden göçer, bu alemden kurtulurken o bağı, o bahçeyi görür de.
Bu yüzden onlar, Calinus’a da aldırış etmezler. Aleme de. Ay gibi göklerde doğar, göklere ışık saçarlar. Eğer bu söz, Calinus’a iftira ise cevabım Calinus’a değil. Bunu söylemiş olan kişiye. Çünkü bunu söyleyen nurlarla dolu gönüle eş olmamıştır. Can kuşu, kedilerden “ Hele durun bakalım” sesini duyunca delik arayan fareye dönmüştür.
O yüzden canı, fare gibi bu dünya deliğini vatan tutmuş, yurt edinmiştir. Bu delikte yapılar yapmaya girişmiş, bu deliğe layık bilgilere sahip olmuştur. Ona bu delikte yarayacak onu burada yüceltecek sanatları seçti de diğerlerini bıraktı. Çünkü dışarı çıkmadan ümidini kesti, bedenden kurtulma yolu kapandı.
Örümcekte Anka tabiatı olsaydı tükürüğüyle çadır kurar mıydı hiç? Kedi pençesini kafese de atar. Pençesinin adı dertti, elemdir, ıstıraptır. Kedi ölümdür, pençesi de hastalık, kuşu da kuşun kanadını da pençeler. Kuş, bucak, bucak ilaç bulmaya koşar. Ölüm kadıya benzer, hastalık şahide. Bu şahit, kadıdan gelen adam gibidir. “ Gel kadı, seni mahkemeye istiyor” der. Ondan kaçıp kurtulmak için bir mühlet istersin verirse ne ala vermezse “ Olmaz, hadi kalk” diye emreder. Mühlet istemen, mühlet alman ilaçlardır tedavidir. Adeta ten hırkasını yamalarla yamarsın!
Fakat nihayet bir sabah kızgın bir hale gelir. “ Bu mühlet niceye bir sürecek? Utan artık!” der. Ey hasetlerle dopdolu olan adam, o gün gelmeden önce davran da padişahtan özür iste! Atını karanlıklara süren adam, gönlünü o nurdan tamamıyla ayırır. Şahdan da kaçar, şahitten de, götürmek istediği yerden de. Çünkü o şahit, onu kazaya hükme davet etmektedir. Bu sözü bırak da o gece mescide konuk olan adamın ahvalini anlat!
Ahali dedi ki: “ Babayiğitlik satma, yürü bu sevdadan vazgeç de elbisen de burada rehin kalmasın, canın da! Burada gecelemek, uzaktan kolay görünür ama bu geçit sonunda güçleşir! Nice kişiler vardır ki kasınır, böbürlenir. Fakat elem ve ıstırap zamanında yapışacak, el atacak bir şey arar!
Savaştan önce halkın gönlüne iyi bak ve kötü hayal kolay görünür. Fakat adam savaşa girdi mi iş o zaman sarpa sarar! Madem ki aslan değilsin, ileriye ayak atma. Çünkü ecel kurttur, canınsa koyun! Yok eğer Abdal’dan olmuşsan, koyunun aslan haline gelmişse korkma, emin bir halde gel ileri ölümün sana mağlup olur, bir şey yapamaz!
Abdal kimdir? Varlığı değişmiş olan, Tanrının değiştirmesiyle şarabı sirke kesilen! Fakat sarhoşsan kendini aslanları bile tutarım. Emrime ram ederim sanıyor, sarhoşlukla aslan olduğunu zannediyorsan kendine gel, sakın ileri atılma! Tanrı doğru yolu bulmamış kötü münafıklar hakkında “ Onların savaşmaları, kendi aralarında şiddetlenir” dedi.
Kendi kendilerine kaldılar mı er kesilirler. Fakat savaşta evdeki karılara dönerler. O gayp askerinin başbuğu Peygamber dedi ki: “ Ey yiğit, savaştan önce yiğitlik olamaz!” sarhoşlar, savaş lafına kalkıştılar mı ağızlarından köpük saçarlar ama savaş kızışınca köpük gibi kalırlar, hiçbir işe yaramazlar.
Bu çeşit adamın kılıcı savaş sözü olunca, uzar. Asıl savaştaysa soğan gibi kat, kat kınlara gömülür! Savaşı düşündüğü zaman gönlü, yaraları arar, saflara dalar, erlikler gösterir. Savaş zamanındaysa bucak, bucak kaçar? Cefaya uğrayıp cilalanacağı zaman kaçan, sonra da safa dileyen kişiye şaşarım doğrusu.
Aşk davaya benzer, cefa çekmek de şahide, şahidin yoksa davayı kazanamazsın ki! Kadı, senden şahit isterse incinme. Yılanı öp ki hazineyi elde edesin! Zaten o cefa sana değildir ki ey oğul sendeki kötü hulyadır. Sopayla kilime vuran, kilimi dövmez, tozlarını silker! Kızıp atı döven, hakikatte atı dövmez, aksak yürüyüşünü döver.
Bu yürüyüşü bıraksın da iyi yürüsün, rahvanlaşsın der. Üzüm suyunu şarap olsun diye hapis edersin ya. Birisi bir yetimi dövse gören der ki. O yetimceğizi neye dövüyorsun. Tanrıdan korkmuyor musun? Döven de “ Canım, dostum, ben onu ne vakit dövdüm ki? Ben, ondaki Şeytanı dövüyorum” der.
Annen, sana “ geber” dese bu sözüyle kötü huyunun, kötülüğünün gebermesini ister. Edebden, terbiyeden kaçanlar, erliğin yüz suyunu da! Bunlar, kendilerini kınayanları da savaştan döndürürler. Nihayet böyle rezil ve kahpe bir halde kala kaldılar. Herzevekillerin herzelerini, manasız sözlerini saçma gururlarını aza dinle, bu çeşit adamlarla savaş safına girme.
Tanrı bunlar hakkında “ Onlar size uyunca sayınızı çoğaltmazlar, ancak aranıza nifak sokar, hile ve fesadı çoğaltırlar” dedi. Er olmayan kaypak arkadaşlara uyma, çevir onların yaprağını! Çünkü onlar sizinle yoldaş olurlarsa gaziler de saman gibi içsiz bir hale düşerler. Size uymuş görünür, sizinle beraber safa girerler ama sonra kaçarlar, safı da bozar perişan ederler.
Bu çeşit adamdansa münafıklardan pek kalabalık kişinin size uymadansa azlık asker daha iyi. Az, fakat adamakıllı olmuş güzel badem, acımış kötü fakat çok bademden iyidir elbette. Suret bakımından acı da birdir, tatlı da fakat hakikatte bunlar birbirine zıtdır, ikidir.
Kafir o alemin varlığından şüphe eder, dirileceğini ummaz. Bu yüzden gönlünde korku vardır. Yola düşüp gider ama bir konak bile bilmez. Gönlü kör olan adam, korka, korka adım atar. Yolcu, yol bilmezse nasıl gider? Tereddütlerle gönlü kanla dolu olarak! Birisi “ Hay adam hay yol burası değil ki!” dese korkusundan hemen oracıkta duruverir.
Fakat gönlüyle hakikati duyan, yolu bilen kişinin kulağına hiç öyle hay huylar girer mi? Şu halde bu deve yüreklilerle yoldaş olma. Çünkü onlar, darlık ve korku zamanında kayboluverirler. Onlar, laf da Babil sihrine maliktirler, her şeyi yapar, çatarlar ama iş dara geldi mi kaçar, seni yapayalnız bırakıverirler.
Kendine gel ve züppelerden savaş umma. Tavus kuşlarından av avlama hünerini bekleme! Tabiat tavus kuşuna benzer, sana vesveseler verir, saçma sapan söylenir durur; nihayet seni yerinden yurdundan eder.
O himmeti yüce garip dedi ki. “Beni, bu mescitte kalacak, bu mescitte uyuyacağım. Ey mescit bana Kerbela olsan yine aldırış etmem. (zaten yok olmayı, zaten ölmeyi istiyorum) sen beni muradıma eriştiren bir Kabe olacaksın ey seçilmiş ev, aman beni kurtar da Mansur gibi ipimle oynayayım.
Size gelince. Öğüt vermede Cebrail bile olsanız Halil ateş içinde medet istemez ki. Ey Cebrail git, ben tutuşmuş yanmaktayım amber ve öd ağacı gibi yanmakta bana daha hoş geliyor. Ey Cebrail, sen bana yardım ediyorsun, kardeş gibi beni görüp gözetiyorsun ama ben ateşe atılmada pek çeviğim yanmakla azalacak, yanmakla çoğalacak, yaşayacak can değilim ki!
Ot yemekle artan, gelişen can hayvan canıdır. O can ateşe mensuptur, odun gibi de telef olur gider. Odun olmasaydı meyve verir, ebediyen mamur bir halde kalır, her şeyi de mamurlaştırırdı. Bu ateş bil ki yakıcı bir yelden ibarettir. Asıl ateşin ışığıdır, kendisi değil. Asıl ateş esirdedir. Yeryüzündeki onun ışığı onun gölgesidir.
Hulasa ışık ve gölge, daima oynar durur. Baki kalmaz. Yine koşa, koşa madenine gider, aslına kavuşur. Boyun daima olduğu gibidir de gölgesi bir an kısalır bir an uzar çünkü ışıkların hiç kimse sebat ettiğini görmemiştir; akisler yine döner; asıllarına, analarına giderler. Kendine gel, ağzını yum; fitne, dudaklarını açtı. Kuru sözlere giriş, doğrusunu Tanrı daha iyi bilir.
Bu hikaye sone ermeden hasetçilerden bir kötü dumandır geldi. ben bundan korkmam ama bu tekme belki bir gönlü saf kişinin ayağını çeler. O Hakimi Gaznevi, perde ardında kalanlara ne güzel manevi bir misal getirdi. Sapıklar, kuranda sözden, laftan başka bir şey görmezlerse şaşılmaz ki.
Körün gözüne nurlarla dolu güneşin ışıkları gelmez de yalnız bir hararet gelir. Göbekli biri ansızın eşek yurdundan şunu, bunu kınayan karılar gibi baş çıkararak “ Bu söz yani Mesnevi aşağılık bir söz Peygamberin hikayesi ona uymaya anlatıp durmakta. Bunda öyle velilerin at koşturdukları makamlara ait yüce bahisler yüksek şeyler yok.
Dünyadan ve Tanrıdan başka her şeyden kesilmeden tut da yokluk makamına kadar derce, derece mertebe, mertebe Tanrıya ulaşıncaya kadar. Her durağın her konağın şehri de yok ki bir gönül sahibi onunla kanatlanıp uçsun” dedi. O kafirler Tanrının kitabını da u çeşit kınadılar.
“ Bu esatirden eski masallardan ibaret öyle derin bahisler yüce hakikatleri eşelemeler yok bunda bunu küçücük çocuklar bile anlar. Kabul edilecek yahut edilmeyecek emirlerden nehiylerden ibaret. Yusuf, Yusuf’un büklüm, büklüm zülüfler. Yakub, Zeliha’ın derdi.
Hep bunlar değil mi? Bunları herkes anlar bilir. Nerede bir söz ki akıl onu idrak edemesin de hayretlere düşsün” dediler. Tanrıda dedi ki. “ eğer bu sana kolay görünüyorsa bu çeşit kolay, basit bir sure söyleyiver. Cinlerinize insanlarınıza kudret ve sanat sahibi olanlarınıza söyleyin de ehemmiyetsiz gördüğünüz ayetler gibi bir ayet meydana getirsinler!”
Bu tertemiz aslan adama mescitte neler göründü. Sen onu söyle yine mescitte suya gark olmuş adam nasıl uyursa öyle uyudu. Gam denizine batmış aşıkların uykusu daima kuş ve balık uykusudur. Gece yarısı korkunç bir sestir geldir. Ey kendisine fayda dileyen geleyim mi, geleyim mi. Bu şiddetli ses tam beş kere geldi, korkudan adamın yüreği çatlıyor paramparça oluyordu.
O Burara’lı aşık da kendisini muma atmıştı. O zahmet, aşkı yüzünden kendine kolay gelmekteydi. Her şeyi yakıp yandıran ahı, göklere yüceliyordu. Sad-ı Cihan’nın gönlüne merhamet gelmişti. O bir suç işleseydi, biz de o suçu gördük. Fakat “ Ey Tanrı, acaba o avaremizin hali nasıl? Bir seher vakti kendi kendisine diyordu ki merhametimizi adamakıllı bilmiyordu ki.
Suçlu kişinin gönlüne bizden bir korkudur var. fakat korkusunda yüzlerce ümit gizli. Ben utanmayan ve korkmayan kişiyi korkuturum. Zaten benden korkanı neye korkutayım. Ateş, soğuk tencerenin altına konur, kaynayan coşkunluğundan baştan çıkan tencerenin altına değil!
Benden emin olanları bilgimle korkuturum; korkanlarınsa korkularını teskin ederim. Ben yamacıyım yamanması icap eden yeri yamarım. Herkese nabzına göre şerbet veririm. Kişinin sırrı ağacın köküne benzer yaprakları o kökten feyz alırda kupkuru gövdesinden çıkar yeşerir.
Yapraklar köke göredir ağaçta böyle olduğu gibi nefislerde akıllarda da böyledir. Vefa ağaçlarından göklere yücelmiş kollar kanatlar var. Kökleri yerli yerinde de ferileri gökte. Aşk yüzünden gökte kollar kanatlar meydana gelirde Sadr-ı Cihan’nın gönlüne nasıl merhamet gelmez. Gönlünde o suçu affetme denizi dalgalanmaya başladı.
Zaten gönülden gönüle pencere vardır. Gönülden gönüle pencere olduğu muhakkak. İki gönül iki ten gibi birbirinden ayrı ve uzak kalamaz. İki kandilin yağ konan kapları birbirine bitişik değildir ama ışıkları katışmış birleşmiştir. Hiçbir aşık yoktur ki sevgilisinin vuslatını arasın. Dilesin de sevgilisi onu aramasın dilemesin.
Fakat aşk aşıkların vücutlarını inceltir zayıflatır. Sevgililerin vücutlarını ise güzelleştirir semirtir. Bu gönülden sevgi ve şimşeği çaktı mı bil ki o gönülde de sevgi vardır. Gönlünde Tanrı sevgisi arttı mı şüphe yok ki Tanrı seni seviyor. Tek elin sesi çıkmaz. Öbür elin olmadıkça, iki elin birbirine vurulmadıkça ne ses çıkar, ne seda!
Susuz, ey tatlı su diye ağlar, inler ama su da nerede o susamış, diye ağlar, inler! Bizdeki bu susuzluk suyun bizi çekmesinden ileri gelir. Biz suyunuz, su bizim. Tanrı hikmeti ezelde bizi birbirimize aşık etti. O ezeli hükme göre kainatın büyük zerreleri çift çifttir ve her cüzü de kendi çiftine aşıktır.
Alemde her cüzü de muhakkak kendi çiftini ister. Kehlibar nasıl saman çöpünü çekerse her cüzü de muhakkak kendi çiftini çeker. Gökyüzü yere merhaba der, demirle mıknatıs nasılsa ben de seninle öyleyim. Gökyüzü aklen erkektir. Yer kadın onun verdiğini bu besler yetiştirir. Yerin harareti kalmadı mı gök hararet yollar.
Rutubeti bitti mi rutubet verir. Gök yüzünde bulunan ve toprağa mensup olan burç yere yardım eder. Suya mensup burç yere rutubet verir. Yeri terü taze bir hale sokar. Yele mensup burç yele bulutları sevk eder. Yerdeki buharları ufunetleri çeker alır. Ateş burcu da güneşe hararet verir. Güneşin önü de ardı da o burçtan kızmış tava gibi kızarmıştır.
Kadına nail olmak için kazancının etrafında dönüp dolaşan erkek gibi felek de zamane de dönüp dolaşmaktadır. Bu yeryüzü hanımlıklar etmekte doğurduğu çocukları emzirip yetiştirmektedir. Şu halde yerle göğün de aklı var böylece bil. Çünkü akıllıların işlerini işliyorlar. Bu iki güzel birbirlerinden süt emmeseler, birbirlerini sevip koçmasalar nasıl olur da birbirlerinin muradına dolanırlardı?
Yer olmasa güller, erguvanlar nasıl biter, gökyüzünün suyu, harareti olmasa yerden ne hasıl olur? Dişinin erkeğe meyli, ikisinin de işi tamamlansın diyedir. Bu birlikte alem baka bulsun diye Tanrı erkekle kadına da birbirlerine karşı bir meyil verdi. Her cüze de diğer bir cüze meyil verdi. İkisinin birleşmesinden bir şey doğar, bir şey vücut bulur.
Gece de böylece gündüzle sarmaş dolaş olmuştur. Geceyle gündüz, sureta birbirlerine aykırıdır ama hakikatte birdir. Geceyle gündüz görünüşte birbirine zıttır, düşmandır, fakat her ikisi de bir hakikatin etrafında dönmekte ağ kurmaktadır. İşini gücünü başarıp tamamlamak için her biri canciğer gibi öbürünü ister. Çünkü gece olmayınca insanın geliri, kuvveti olmaz. Bu gelir olmayınca da gündüzler neyi harc eder?
ŞEYTANIN ŞEYTANLIĞI
Şeytan gibi o da asker içine girdi, yüzün biri oldu. “ Ben size yardımcıyım” dedi. Onlara afsun okudu, onları aldattı. Fakat Kureyş, onun sözüne uyup hazırlanarak iki ordu karşılaşınca, müminlerin saflarında melek askerlerini gördü. Sizin görmediğiniz o gayp askerlerinin saf kurduklarını görünce canı, korkudan bir ateş gede kesildi.
Ayağını gerisin geriye çekmeye başladı. “ Ben pek kalabalık bir ordu görüyorum. Tanrıdan korkarım ben, o bana yardım etmez. Çekilin gidin ben sizin görmediğinizi görüyorum” dedi. Haris dedi ki: “ Ey Suraka, neden dün böyle söylemiyordun?” Suraka şekline girmiş olan Şeytan “ Şimdi savaşın başlamak üzere olduğunu görüyorum” dedi. Haris “ Sen, ancak Arapların hor hakir bir topluluğunu görmektesin. Bundan başka bir şey görmüyorsun ama ey aşağılık herif, o zaman laf zamanıydı, şimdi savaş zamanı.
Dün ben dayanır, ayak direrim, size yardımda bulunurum, bu suretle de üst gelirsiniz diyordun. A melun, dün ordu kumandanı kesilmiştin, şimdi namertleştin, bayağılaştın, korkaklaştın. Senin sözüne kandık da geldik. Bu bela tuzağına düştük” dedi. Haris, bu sözleri söyleyince o melun bu azardan kızdı, hiddetlendi.
Bu sözlerden gönlü dertlendi, kızgınlıkla elini, Haris’in elinden çekti. Göğsünü döverek kaçıp gitti. O biçarelerin kanını da bu hileyle döktü. O bunca alemi yktı, harap etti de sonra “ Ben sizden değilim” dedi. Meleklerin heybetini görünce Haris’in göğsüne bir yumruk aşk edip yere yıktı, kaçıverdi! Nefisle Şeytan, ikisi de birdir.
Surette kendisini iki gösterdi. Melekle akıl da birdir, himmeti var da onun için iki suret oldu, içinde aklı alan, cana da düşman, dine de düşman olan böyle bir düşmanın var. Bir an kertenkele gibi saldırır, derken hemencecik bir deliğe kaçıverir. Gönlün de nice delikler var. her delikten baş çıkarıp durmada!
Şeytanın insanlardan gizlenmesine, bir deliğe girip saklanmasına “ Hunus” derler. Onun gizlenmesi de kirpinin büzülüp gizlenmesine benzer. Kirpi büzülür de kafasını çıkarır. Tekrar gizler ya o da öyle işte. Tanrı şeytana “ Hannas” dedi. Şeytan, kirpinin kafasına benzer. Kirpi, kötü avcıdan ürker de büzülür, başını gizler.
Fırsatını bulunca başını çıkarır. Bu hileyle yılanı bile zebun eder. Nefis senin iç aleminde yolunu kesmeseydi bu yol kesiciler, sana el atabilirler miydi? Seni kötü şeylere şehvetten, o gizli memur yüzünden gönül, hırsa tamaha, afete esir olmuştur. O gizli memur yüzünden hırsız oldun, kendini berbat ettin de nihayet bu görünen memurlar, seni kahretmek için yol buldular.
Hadisteki şu güzel öğüdü duy; düşmanlarınızın en kuvvetlisi, içinizdedir. Bu düşmanın palavrasını dinleme kaç ondan çünkü o da inatta İblise benzer. Dünya sevgisi dünya geçimine savaşma yüzünden sana o ebedi azabı ehemmiyetsiz gösterir. Ölümü bile ehemmiyetsiz bir hale getirirse bun da şaşılacak ne var ki? O, sihriyle bunun gibi yüzlerce iş yapar!
Sihir bazen sanatla çirkinleri güzelleştirir, güzelleri çirkin bir hale sokar. Sihrin hali budur; afsunlar üfürür, her an hakikatleri başka bir şekle çevirir. Bir an gelir, insanı eşek gösterir, bir an gelir eşeği şaşılacak bir adam şekline bürür. İşte senin içinde böyle bir sihirbaz gizlidir.
Vesveselerde daimi bir sihir kudreti vardır. Fakat bu sihirlerin hüküm sürdüğü alemde öyle sihirbazlar da var ki sihirlerin hükmünü gideriverirler. Bu kuvvetli zehrin bittiği ovada tiryak da bitmiştir ey oğul! Tiryak, sana “ Gel, beni kendine siper et. Ben sana zehirden daha yakınım. Onun sözü sihirdir, seni yıkar harap eder, benim sözüm de sihir ama onun sihrini def eder” der!
“ O güzel yiğit, o Peygamber “ Sözde sihir hassası var” dedi. Doğruda söyledi. Ey kerem sahibi kendine gel, yiğitlik taslama, mescidimizi de töhmet altında bırakma bizi de! Bir düşman düşmanlığından bir söz söyler. Bir alçak, yarın bize bir ateştir salar. Onu zalimin birisi doğdu, mescidi de kurtulmak için bahane etti. Mescidin adı çıkmış zaten. O da konuk, mescitte konukladı da öldü derler, ben de kurtulurum dedi, diyebilir.
Ey canı pek adam, bizi töhmet altında bırakma. Zaten düşmanların hilelerinden emin değiliz. Hadi yürü, yiğitliğini bırak, bu ham sevdayı pişirmeye kalkışma. Zuhal yıldızı arşınla ölçülemez! Senin gibi çokları bahttan, talihten dem vurdular ama sonunda birer, birer tutam, tutam sakallarını yoldular! Aklını başına al da bu dedikoduyu kısa kes, yürü git, kendini de vebale sokma bizi de!”
Dedi ki: “ Dostlar, ben bir Lahavleyle ürküp kaçacak şeytanlardan değilim. Bir çocuk, ekin bekçiliği yapar ve yanındaki defi çalarak kuşları kaçırırdı. Kuşlar, o küçücük defin sesini duyup tarladan kaçarlar, ekinler de zararlı kuşlardan kurtulurdu. Kerem sahibi Sultan Mahmud’un yolu, o taraflara düştü, koca otağı o civara kuruldu.
Gökteki yıldılar kadar çok , talihleri aydın, saflar yaran, ülkeler alan ordusuyla oraya kondu. Bir de horoz gibi önde giden esrik bir deve vardı ki nöbet davulunu sırtına yüklemişlerdi. Nöbet, gidişte de onun sırtında vurulurdu, gelişe de. O deve, tarlaya giriverdi. Çocuk, ekinleri korumak için o küçücük defi çalmaya başladı.
Bir akıllı kişi çocuğa dedi ki. “ Def çalıp durma. O esrik deve, zaten davul taşıyan deve. O sese alışmış. A çocuk senin bu defceğizin ona vız gelir. O bu defin yirmisi kadar olan koskocaman nöbet davulunu taşıyor! Ben de La kılıcıyla kurban olmuş bir aşıkım. Canım, bela davulunun nöbet vurulduğu yer!
Sizin bu tehditleriniz yok mu bu gözlerin gördüğü şeylere karşı ancak bir defceğizin gümbürtüsünden ibaret! Erler, ben, hayallere kapılıp bu yolda duracaklardan değilim. Ben İsmail Peygambere mensup olanlardanım, öldürülmeden çekinmem yok. Hatta İsmail gibi başından geçmiş bir adamım ben!
Gösterişlerden de geçmişim riyadan da “ Söyle geliniz” emri canıma gel demiştir. Peygamber dedi ki: İhsan edilen şeye verilecek karşılığı iyice bilen bu dünyada ihsanda bulunur. Verilen şeye verilecek yüzlerce karşılığı gören derhal cömertliğe ihsana başlar. Herkes, kar elde etmek için malını vermek üzere pazara, çarşıya bağlanmıştır.
Dağarcıktaki altın sahibi bir kar elde etsin de onu yoksullara versin diye ısrarla oturmuş beklemektedir. Satıcı, elindeki kumaşın fazla para ettiğini gördü mü ona olan aşkı soğuyuverir. Kumaşların fazla bir kar getirdiğini görmez de o yüzden onlara ısınır, onları elden çıkarmaz. Bilgi, hüner ve sanatlarda böyledir.
Bunlara sahip olanlar, bunlardan daha şerefli, daha üstün bir şey görmezler de o yüzden ehemmiyet verirler. İnsan için candan iyi bir şey yoksa can azizdir. Fakat candan iyi bir şeye sahip oldu mu, canın adı hor, hakir olur gider. Çocuğun canı, çocuk kaldıkça, büyümedikçe oyun için yapılan bebeciktir. Bu düşünceler bu hayallenmeler de bebeciklerdir. Sen çocuk kaldıkça onlara ihtiyacın vardır.
Fakat çocuk, çocukluktan kurtuldu da kemale erişti mi, adam oldu mu artık duygulardan da vazgeçer, düşüncelerden de hayallerden de! Mahrem yok ki açıkça söyleyeyim. Sükut ettim; Tanrı hakikate uygun olanı daha iyi bilir. Malla beden, hemencecik eriyip giden kardır. Fakat satılığa çıkarılınca onların alıcısı Tanrıdır.
Bu kar, sana neden paradan daha iyi geliyor, bilir misin?şüphedesin, yakinin yok da ondan. Behey aşağılık adam, bu sendeki zan, ne acayip zan ki yakin bahçesinde hiç uçmuyor. Oğul, her şüphe yakına susamıştır. Şüphe arttıkça yakına ulaşmak için daha ziyade çırpınır, kol kanat açar, uçmaya çalışır.
İlim mertebesine ulaştı mı kanadı ayak kesilir, gayri uçmaya ihtiyacı kalmaz. Çünkü bilgisi yakın kokusunu almaya başlamıştır. Çünkü bu sınanmış yolda ilim yakından aşağıdır, şüphe yukarı. Bil ki ilim yakını arar. Yakin de apaçık görüşü. Elhakümü suresinde “ Kella lev ta’lemune” den sonrasını oku da bunu ara, bul anla.
Ey bilgi sahibi, bilgi insanı görüşe götürür. Dünyadakiler yakın sahibi olsalardı cehennemi gözleriyle görürlerdi. Görüş, şüphe yok ki yakinden doğğar; nitekim hayal de zandan doğmaktadır. Elhakümü suresinde bu anlatılmıştır. İlm-el yakin olur, bak da gör! Bana gelince; ben, şüpheden de yüceldim, yakinden de kınanmadan başım dönmüyor.
Onun helvasını yedim, gözüm aydınlandı, onu gördüm gayri. Şu halde evime gidiyorum demektir, elbette ayağımı küstahça basarım, ayağım titremez körcesine gitmem ki! Tanrı güle bir söyledi de gülü güldürdü ya gönlüme de onu söyledi de gülden yüz kat fazla güldürdü. Selviye bir şey yaptı. Boyunu dümdüz etti. Nerkisle ağustos gülü de ondan feyz aldı, güzelleşti.
Bir tecellisiyle kamışı, canı da tatlı, gönlü de tatlı bir hale getirdi. Toprağa mensup insan, onun lütfuyla Çigil güzeli oldu. Kaşı o dertçe fitneci, işveci bir hale getirdi yüzü gül ve nar gibi kıpkırmızı bir renge boyadı. Dile yüzlerce sihirbazlık öğretti; madene Caferi altın hassasını ihsan etti. Silah deposunun kapısını açınca güzellerin bakışları aşıkları koklamaya başladı.
Bu tecelli ile, bu feyz ile benim gönlüme de ok attı, beni de sevdalara saldı. Beni şükre de aşık etti, şekere de! Öyle bir sevgiliye aşıkım ki her alım, onun alımıdır. Alık da onun bir kuluna kuludur, can da! Ben kuru laf etmem; bir söz söylesem bile su gibi söylerim de ateşi söndürmede hiçbir ıstırabım olmaz.
Ben nasıl bir şey çalabilirim? Hazinedar o nasıl kuvvetlenmem arkam o. Kimin arkası güneşten kızar, ısınırsa yüzü pek olur, kuvvetlenir. Artık ona ne korku vardır, ne utanma! Yüzü, hiçbir şeye aldırış etmeyen güneş gibi düşmanı yakar, perdeleri yırtar. Her peygamberin dünyada yüzü pektir, bir tek binici olduğu halde padişahların ordularına saldırır, onları ezer, bozar!
Bir şeyden korkmaz, gamlanmaz bu yüzden de hiçbir şeyden yüz çevirmez tek başına bütün dünyayı mağlup eder. Taşın yüzü pektir, gözü tok. Dünya dolusu kerpiç olsa korkmaz. Çünkü kerpiç, kerpiççi tarafından o hale konmuştur, taşıysa Tanrı yapmıştır, ondan dolayı serttir, katıdır.
Koyunlar, sayıya sığmayacak kadar çok olsa kasap, onların çokluğundan korkar mı hiç? Hepiniz de çobansınız. Peygamber de çobandır. Halka gelince sürüye benzer. Peygamber, onların çobanıdır, onları sürer durur. Çoban koyunlarla savaşa girişmekten korkmaz, bilakis onları soğuktan, sıcaktan korur.
Kızar, kahreder de koyunlara bağırırsa bu bağırışı sevgisindendir, hepsini de sever de ondan bağırır! Her an yeni bir talih kulağıma söyleyip duruyor. Seni gamlandırsam bile gamlanma! Ben seni kötü gözlerden gizlemek için gamlandırırım. Kötü gözler, yüzünden ırak olsun diye kederlendiriri, ahlakını acı bir hale getiririm.
Sen, benim avcım değil misin? Bana kavuşmak için tedbirler kurmadasın benim ayrılığımla herkesten ayrılmış beni arayıp durmaktasın, kimsesiz bir hale gelmişsin! Dertlere düşmüş, izimi bulmak için çarelere başvurmuşsun, dün senin yanık, yanık ah ettiğimi duydum.
Seni bekletmeksizin de kendime kavuşturmaya sana yol gösterip kendime almaya kaadirim ben. Bu suretle bu devranın girdabından kurtulur, vuslat hazineme ayak basarsın. Fakat varılan yerin tatlılığı, lezzetleri, seferde çekilen zahmetlerle ölçülür. Ne kadar gurbet çeker, mihnetler zahmetlere uğrarsan, şehrinden, akrabandan o derece lezzet alır, zevk bulursun!
Bir bak nohut tencerede ateşten zebun oldu mu yukarıya doğru sıçramaya başlar. Tencere kaynamaya başlayınca nohut, tencerenin üstüne fırlamaya, yüzlerce coşkunluk göstermeye koyulur. “ Neden beni ateşe attın, kaynatıyorsun. Madem ki satın aldın, neye bu hallere uğratıyorsun” der.
Nohut pişiren kadın da nohuda kepçeyle vurup der ki. “ Yok güzelce kayna, tencereden çıkmaya kalkışma. Seni sevmediğimden senden hoşlanmadığımdan kaynatmıyorum seni ki. Bir zevkle, bir çeşniye sahip ol da. Gıda haline gel, yen cana karış diye kaynatıyorum. Bu imtihan, seni horlamak için değil. Bostanda sular içtin, yeşerdin, terü taze bir hale geldin ya. İşte o su içiş, bu ateşe düşmen içindi.
Tanrının rahmeti, kahrından ileridir, kahrından fazladır ve ezelidir. Bu yüzden de bir kimseyi belalara uğratması, rahmetindendir. Varlık sermayesi elde edilsin diye rahmeti, kahrından ileridir, üstündür. Etle deri lezzetsiz meydana gelmez. Fakat onlar meydana gelmedikçe sevgilinin aşkı, onları nasıl eritebilir?
İşte bu takdir neticesi olarak sen de kahırlara uğrarsan eseflenme bu kahırlar yüzünden elindeki sermayeyi sevgiliye bağışlarsın. Sonra bunun özrü olarak tekrar lütuf eder, yıkanıp arındın, dereden atladın, artık o mihnetler geçti der. Der ki. Ey nohut , baharın otladın yeştin.
Şimdi zahmet ve eziyet, sana konuk oldu, hoş tut da. Konuk şükürler ederek minnetler duyarak geri dönsün, padişaha gidip senin ikramını, ihsanını anlatsın. İkram ettiğin şeylere karşılık olarak da sana o nimetleri veren gelsin bütün nimetler sana haset etsinler! Ben Halil’im sen de bıçağım önündeki oğlum başını koy, rüyada seni kestiğimi gördüm!
Gönlünü bozma, başını kahır önüne koy da İsmail gibi boğazını keseyim. Başını kopartayım. Fakat bu baş, zahiri kesilmekten, koparılmaktan münezzeh olan baştır. Ancak ezeli maksat, senin teslim olmandır. Ey Müslüman teslim olmayı araman, dinlenmen gerek! Ey nohut, belalara düş, kayna, piş de ne varlığın kalsın, ne sen kal!
O bostanda güldüyse can ve göz bostanının gülü olduğundan güldün. Su ve toprak bahçesinden ayrıldıysan lokma oldun, dirilerin vücuduna girdin. Gıda ol, kuvvet ol, düşünce ol evvelce süttün şimdi ormanlarda aslan kesil! Vallahi sen, önce onun sıfatlarından ayrıldın da geldin tekrar çevikçe acele et, yine onun sıfatların ulaş!
Buluttan, güneşten, gökten geldin. Yine Tanrı sıfatları haline döndün mü göklere gidersin. Yağmur ve ışık suretinde geldin, Tanrının tertemiz sıfatları suretine bürünüp gidiyorsun. Güneşin, bulutun, yıldızın cüzüydün. Nefis, iş söz ve düşünceler oldun. Nebatın ölümü, hayvanın varlığı oldu, bu suretle de “ Ey güvendiğim, inandığım kişiler, beni öldürün” sözü doğru çıktı.
Madem ki ölümden sonra bize böyle bir hayat var; “ Şüphe yok ki ölümümde hayat vardır” sözü doğru. İş, söz ve doğruluk, meleğin gıdasıdır. Melek bunlarla göğe ağar. Nitekim o yemek de insana gıda olunca cemadat halinden yücelir. O canlı bir hale gelir. Bunu adamakıllı, etraflıca anlattık başka bir yerde gelecek.
Kervan, daima göklerden gelmekte, alışverişte bulunup yine göklere gitmekte. Şu halde hırsız gibi acılıkla zorla değil de istekle tatlı, tatlı güzel, güzel git! Seni acılıklardan yıkayıp arıtmak için acı söylüyorum. Donmuş, soğuk çalmış üzümü donukluğu gitsin diye soğuk suya atarlar. Seni de acıklıklarla gönlün kanlara bulanırsa içindeki bütün acılıklar gider.
Av köpeği olmayan köpeğin boynunda tasma yoktur. Ham ve kaynamamış şey, mutlaka lezzetsizdir.” Nohut, bu sözleri duyunca “ Mademki iş böyledir hanımcığım güzel, güzel kaynarım, sen de bana yardım et ama, sen bu kaynatmada beni yapıp yoğuran bir mimara benziyorsun. Vur bana kepçeyle ne de güzel vuruyorsun. Ben fil gibiyim vur başıma, yarala beni vur yarala da Hindistan’ı Hindistan bahçelerini görmeyeyim.
Bu suretle de kendimi kaynamaya, vereyim de onun kucağına ulaşayım, ona kavuşmaya bir yol bulayım. Çünkü insan zenginlikle azgın olur. Rüyasında Hindistan’ı gördü mü filciyi dinlemez, azgın bir hale gelir.
Hanım, nohuda der ki: “ Ben de bundan önce senin gibi yeryüzü cüzülerindenim. Ateş gibi mücadeleyi içercesine tadınca makbul oldum. Bir müddet yeryüzünde kaynadım, bir müddet de ten tenceresinin içinde. Bu iki kaynayışla duygulara kuvvet oldum, ruh kesildim de sonra seni pişiriyorum. Cematken, bu sıfattan koşar, geçersen bilgi olur manevi sıfatlar haline gelirsin derdim.
Ruh sahibi oldum ama bu sefer de diyorum ki: Bir kere daha coş, kayna da bu canlı suretten de geç! Tanrıdan inayet iste u ince bahislerde ayağın sürçmesin, mananın künhüne, işin ta sonuna eriş! Çünkü çok kişiler Kuranı anlayamadılar da yol azıttılar. Bazı kişilerse o ipe sarıldılar ama kuyunun dibine gittiler. A inatçı yücelere çıkmak sevdasında değilsen ipin ne suçu var.
KURAN'IN ZAHİRİ VE İÇYÜZÜ
Bil ki Kuranın bir zahiri var. zahirin de gizli ve pek Kudretli bir de iç yüzü var. o batının bir batını onun da bir üçüncü batını var ki onu akıllar anlayamaz hayran kalır. Kuranın dördüncü batınıysa eşsiz örneksiz Tanrıdan başka kimse görmemiş kimse bilmemiştir. Oğul sen kuranın dış yüzüne bakma şeytanda ademi topraktan ibaret gördü hakikatine eremedi. Kuranın zahiri insana benzer sureti görünür. Meydandadır da canı gizli insanın amcası dayısı bile insana o kadar yakın olduğu halde yüzyıl beraber yaşasa halini bir kıl ucu kadar olsun göremez anlayamaz.
Veliler halkın gözünden gizlenmek için dağlara giderler derler ya hakikatte halka nazaran bunlar yüz tane dağın tepesine çıkmışlar ayaklarını yedinci kat göğün üstüne atmışlardır. Onlar halka nazaran yüzlerce denizden yüzlerce dağdan ötedeyken neden dağlara giderler de gizlenirler?
Velinin dağa kaçmaya ihtiyacı yoktur ki gök tayı bile onun ardından koşar. Ayağından yüzlerce nal sökülür düşer de yine de izine yetişemez. Gök yüzü bile döndü dolaştı da o canın tozuna erişemedi. Bu yüzden de yaslandı gök elbiselere büründü. Hani zahiren peri gözden gizlidir ya insan perilerden daha gizlidir.
Akılıya göre insan gizli olan periye nazaran yüz kat daha gizli. Akıllıya nazaran insan bu kadar gizli olunca gayb alemindeki seçilmiş insan nasıl olur.
İnsan Musa’nın asasına benzer. İsa’nın afsunu gibidir. Müminin kalbi adalet sahibi olan ve yardım dilenen Tanrı elindedir. Tanrının iki parmağı arasındadır. Asa görünüşte bir sopadan ibarettir ama ağzını açtı mı bütün varlık ona bir lokmadır. İsa’nın afsunundaki harfe sese bakma ondan ölüm bile kaçıyor. Sen ona bak.
Afsunda ki o ehemmiyetsiz, o değersiz sözlere bakma, o afsunla ölünün sıçrayıp oturuşunu seyret. O sopayı ehemmiyetsiz görme. Yemyeşil denizi nasıl böldü, onu gör! Uzaktasın da yalnız birer kara çadırdır görüyorsun bir adım ilerle de orduyu gör! Uzak olduğundan yalnız bir toz dumandır görüyorum ama birazcık yaklaş, ileri var da topun içindeki adama bak! Onun tozu gözleri aydın eder. Onun erliği dağları yerinden söker! Musa, çölün bir ucundan kalkıp gelince Tur dağı, onun gelişinden neşelendi, rakkas kesildi.
Davud’un yüzü Tanrı nuriyle parladı. Dağlar onunla beraber feryada geldiler, dağ Davud’a yoldaş oldu. Her iki çalgıcıda bir padişahın aşkıyla sarhoş oldu. “ Dağlar Davud’un sesine ses verin onunla beraber ırlayın” diye emir geldi. dağla Davud. İkisi de bir sesle seslendi bir perdeden seslendi.
Tanrı dedi ki. “ Ey Davud sen yerinden yurdundan ayrıldın benim için hemdemlerinden cüda düştün. Ey garip olmuş tek ve muinsiz kalmış olan Davud iştiyak ateşi gönlünden şule vermekte çalgıcılar hanendeler arkadaşlar istersin. O kadim Tanrı dağları senin huzuruna getirir.
Dağlar sana çalgı çalarlar şarkı okurlar zurnacılık ederler. Hepsi de huzurunda yel gibi ses çıkarır. Sesine ses verirler.! Dudağı dişi yokken dağın ses vermesi feryat etmesi caiz oluyor ya bil ki velinin de ağızsız dudaksız sözleri feryatları var. o her şeyden arınmış mescidin cüzülerinden her an nağmeler çıkar.
O nağmelerle her an velinin can kulağına ulaşır. Yanında oturanlar duymazlar, işitmezlerde o duyar işitir. Ne mutlu o cana ki gayba inanmıştır. Veli kendi kendine yüzlerce söz söyler, dinlerde yanında oturan kokusunu bile alamaz! Lamekan aleminden gönlüne yüzlerce sual yüzlerce cevap gelir. Menziline kadar erişir. Bunları sen duyarsında başkaları kulaklarını ağızlarına kadar yaklaştırsalar yine duymazlar.
Tutalım Velilerin sessiz harfsiz sözlerini duymuyor, işitmiyorsun; işte gördün ya. Misli sende de var neden inanmıyorsun A sağır.
MESNEVİ'Yİ KINAYANA CEVAP
Ey kınayan köpek sen hav ,hav edip duruyor da Kuranı kınamakla hükmünden kendimi kurtarırım mı sanıyorsun. Bu o aslan değil ki ondan canını halas etmeğe muvaffak olasın. Yahut kahrının pençesinden imanını kurtarasın. Kuran kıyamete kadar ey kendilerini bilgisizliğe feda edenler diye nida eder.
Der ki. “ Siz beni masal sandınız da kınama ve kafirlik tohumunu ektiniz. Fakat kınayıp da aslı yok masaldan ibaret dediniz. Ama gördünüz ya siz yok oldunuz siz masal oldunuz. Ben Tanrının kelamıyım Tanrıyla kaimim canım canına gıdayım arı duru parlak bir yakutum. Ben güneşin nuruyum sizin üstünüze vurdum sizi aydınlattım.
Fakat güneşten ayrılmış değilim. Bakın ben aşıkları ölümden kurtarmak için buracıkta akıp duran bir abıhayatım. Hırsınız hasediniz bu kötü kokuyu almasaydı, Tanrı sizin mezarlarınıza da bundan bir katrecik saçardı. O hakimin sözünü o hakimin öğüdünü tutmaz mıyım hiç her kötü ve yanlış kınama yüzünden gönlümü bozmam işimden sözümden kalmam.
Hakim-i Gaznevi buyurmuştur ki: tayla anası su içerken seyisler atlar gelsinler su içsinler diye ıslık çalıyorlardı. Tay ıslık sesini duyunca başını kaldırdı ürküp su içmekten vazgeçti. Anası “ Yavrucuğum neye ürküyorsun su içmiyorsun” diye sordu. Tay dedi ki. “ Bunlar ıslık çalıyorlar hep birden ıslık çalmalarından korktum. Yüreğim titredi yerinden oynadı. Hep birden ıslık çalıp bağırmaları beni korkuttu”
Anası “Dünya kurulalı abes işler de bulunanlarda vardı. Bu dünya böyle kurulmuş böyle gider! Benim akıllı yavrucuğum onların kendi saçlarını sakallarını yolmaları yakındır” vakit var tertemiz ve gür su da akıp gidiyor. Sudan ayrılırsın ayrılık seni şahrem, şahrem eder. Bundan önce davran da abıhayatla dolu olan ırmaktan su içmeye bak.
İç de senden nebatlar bitsin ey gafil susuz biz velilerin sözlerinden Hızır’ın Abıhayatını içmekteyiz gel. Bu gür suyu görmüyorsan bari körler gibi gel de testini suya daldır. Bu ırmakta su var bunu duydun ya köre taklitle iş yapmak gerek. Suyu sayıklayıp duran testini ırmağa daldır, daldırınca ağırlaştığını anlarsın. Anlarsın da su olduğuna inanırsın. Gönlün o zaman bu kuru taklitten kurtulur. Kör ırmak suyunu açıkça göremez ama testinin ağırlaştığını anlayınca su olduğunu bilir. Çünkü testi önce hafif di ırmağa daldırınca ağırlaştı. İçi hayli suyla doldu. Evvelce her yel beni kapıp beni götürürdü. Fakat şimdi ağırlaştım beni yel kapamaz artık.
Akılsız kişileri her türlü yel kapıp gider. Çünkü onların kuvvetleri sağlam değildir. Kötü ve hayırsız adam lengersiz gemidir. Ne demir atmıştı ne bir yere bağlıdır. Deli rüzgarlardan kurtulamaz ki. Akıllıya emniyet ve huzur veren akıl lengeridir. Akıllılardan bir lenger dilen.
İnsan o cömertlik denizinin inci hazinesinden alık fikir kazanırsa bunların yardımıyla gönlü marifetler elde eder. Gönüllükten çıkar yücelir gözleri de nurlanır. Çünkü nur gönülden doğar da bu göze vurur. Gönül olmasa gözün hiç bir şey göremez. Gönül akıl nurlarıyla nurlanırsa o nurlardan göze de bir pay verir.
Bil ki gökten inen mübarek su gönüllere gelen vahiydir. Dillere gelen doğru sözdür. Biz de tay gibi ırmaktan su içelim de bizi kınayan vesveseciye bakmayalım aldırış etmeyelim. Peygamberlerin izini izliyorsan yola düş. Halkın bütün kınamalarını hava say. Yol aşan menzil alan yol erleri ne vakit köpeklerin havlamasına kulak astılar.
Sen de din yoluna girmeyi o yolda çalışmayı kurarsın ama şeytan içinden seslenir “ A sapık o yola gitme eziyetlere düşer yoksul olur kalırsın. Dostlarından ayrı düşer hor hakir bir hale gelir pişman olursun” sen de o melun şeytanın sesinden korkar yakinden kaçar sapıklığa düşersin.
“ Hele yarın hele öbür gün din yoluna girer koşar yürürüm, daha önümüzde vakit var” dersin. Sağdan soldan ölümün gelip çattığını görürsün komşuların ölür evlerinden feryatların yükselir derken yine can korkusuyla din yoluna girmeye niyetlenir bir an olsun kendini adam edersin.
Ben korkup ayağımı geri çekmem diye ilimden hikmetten silahlar kuşanırsın. Bu sırada şeytan yine hileye sapar seslenir. Bu kulluk kılcından kork geri dön. Yine korkar aydın yoldan kaçar o ilim ve hüner silahlarını atarsın. Yıllardır bir ses bir bağırış yüzünden ona kulsun. Hırkanı böyle bir karanlığa atmışsın.
Şeytanların bağırışlarındaki heybet halkı kıskıvrak bağlamış boğazlarını sıkmıştır. Onların canları nura kavuşmaktan öyle meus olmuştur ki kafirlerin ruhları da kabirdekilerin dirilmesinden ancak o kadar meustur. O melunun sesinin heybeti bu olursa gayrı Tanrının sesindeki heybet ne olur.
Doğandan aslı, nesli belli olan keklik korkar. Sineğe o korkudan pay yoktur çünkü doğan sinek avlamaz ki. Sinekleri ancak örümcekler avlar. Şeytan örümcek senin gibi sineğe galiptir. Keklikle karakuşla işi yok. Şeytanların bağırışları kötü kişilere çobanlık eder. Padişahın sesiyse velilerin bekçisidir. Bu suretle birbirinden uzak olan bu iki ses birbirine karışmaz tatlı denizden bir katra bile acı denize taşmaz.
Şimdi o şiddetli ses hikayesini dinle. O iyi bahtlı konuk sesi duyunca yerinden bile kıpırdamadı. Dedi ki. “ Bu ses, bayram davulu sesi., neden korkacakmışım? Tokmağı yiyen davul; o korksun! Ey kalbi olmayan boş davullar, can bayramınızdan kısmetiniz, tokmaktan ibaret.
Kıyamet bayramında dinsizler davul. Bizse gül gibi gülmekteyiz, bayrama erişenlere benziyoruz. Şimdi duy da bak, bu davul nasıl ses vermekte devlet tenceresi nasıl kaynamakta. O er, davulun sesini duyunca “ Gönlüm, titreme korkma yakine erişmiş kötü gönüllülerin canları öldü gitti. Haydar gibi ya ülkeyi zapt ederim ya canım bedenimden gider.”
Yerinden fırladı bağırdı. “ Ey ulu adam, işte buracıkta hazırım hadi ersen gel! Tılsım hemencecik bozuldu, her taraftan ulam, ulam altın dökülmeye başladı. Öyle altın döküldü ki oğlancağız, kapının bile kapanıp açılmayacağından korktu. Ondan sonra o kuvvetli aslan kalktı, ta seher çağına kadar altını dışarıya götürmekteydi. O canıyla oynayan er gerisin geriye çekilip kaçan korkakların ramine definelerine sahip oldu.
Her kör ve hakikatten uzak kalmış altına tapan kişinin hatırına bu hikayeyi duyunca derhal zahire altın gelir. Çocuklar saksıları kırar o kırık parçalara altın adını takar eteklerine koyarlar. Oyun oynarken o parçalara altın adını taktın ya artık ne vakit altın desen çocuğun aklına saksı kırıkları gelir. Fakat erlerin kastettikleri altın ne o altındır ne bu altın.
Onlar üstüne Tanrının adı basılmış hakiki altını kast ederler. O altın ne fesada uğrar ne ziyana ebedi ve daimidir. O altın öyle bir altındır ki bu zahiri altın parlaklığını ondan almış kadir ve kıymeti ondan bulmuştur. Gönül o altından ganileşir parlaklık ve aydınlıkta aydan bile üstündür. O mescit bir mumdu, adamda pervane. O pervane huylu adeta canıyla oynamaktaydı.
Ateş kanadını yaktı ama daha güzel kanat ihsan etti. O ateşe atıma aşıka pek kutlu geldi pek. O bahtı kutlu Musa’ya benziyordu. Ağacın civarında bir ateştir görmüştü. Tanrı ona birçok inayetlerde bulunmuştu. O gördüğünü ateş sanıyordu ama nurdu. Oğul sen de Tanrı erini görünce ondan insanlık ateşi var sanıyor onu insan görüyorsun. Sen onu kendiliğinden insan görüyorsun.
Halbuki o sıfat sende. Batıl zannın ateşi de bu tarafta dikeni de. O Musa’nın ağacıydı. O ışıklarla dopdoludur. Bir kerecik olsun ona ateş demede nur de. Bu dünyadan vazgeçmekte ateş görünmedi mi? Fakat salikler o makama gittiler bu alemi terk ettiler de nurdan ibaretmiş. Bil ki din mumu yücedir ateşten ibaret olan mumlara benzemez.
Bu zahiri mum ateş görünür fakat sevgiliyi yakar. Din mumuysa sureti ateş görünür. Fakat ziyaretçilere gül kesilir. Bu zahiri mum çok işler bitirir, fakat hakikatte adamı yakar. Din mumuysa vuslat zamanı gönül aydınlatır. Tanrıya layık olan pak nurun şulesi, ona ulaşanlara nur görünür ama ondan uzak kalanlara ateş gibidir.
ZITLARIN ÇEKİMİ
Toprak bedenin toprağına “ Dön geri canı bırak toz gibi bize gel sen bizim cinsimizdensin bedenden o rutubetli yurttan kurtulup bize gelmen daha doğru” der. Bedende “ Doğru benden senin gibi ayrılıktan perişanın fakat ayağım bağlı”diye cevap verir. Sular “ Ey yaşlı gurbetten gel bize ulaş” diye bedenin yaşlığını aramakta.
Esir “ Sen ateştensin aslına ulaşma yolunu tut” diye bedenin hararetini çağırıp durmaktadır. Unsurların ipsiz halatsız çekişleri yüzünden bedende yetmiş iki türlü illet vardır. İllet, unsurlar birbirlerini bıraksınlar diye bedeni koparıp dağıtmak üzere gelir. Bu unsurlar ayakları bağlı dört kuştur. Ölüm, hastalık ve illet de onların ayak bağlarını çözer.
Birbirlerine bağlı olan ayakları çözüldü açıldı mı her unsur kuşu hemencecik uçuverir. Bu asıllarla feri’lerin birbirlerini çekişi yüzünden her an bedenimizde bir illet zuhur eder. Kuşa benzeyen her cüzün aslına uçması için bu ulaşmayı bozup yırtmak ister. Fakat Tanrının hikmeti bu aceleye mani olur. Onları ecel gelinceye kadar sıhhat vasıtasıyla toplu tutar. “ Ey cüzler daha ecel gelip görünmedi, ecelden önce kanat çırpmanızda bir fayda yok” der. Her cüzü kendi aslına arkadaş olmayı diler ararsa ayrılıkta kalan bu garip canın hali ne olur? Var sen kıyas et.
Can der ki. “ Ey benim şu yeryüzüne mensup cüzülerim benim garipliğim sizin garipliğinizden daha acı. Ben arşa mensubum.” Tenin meyli yeşilliğe akarsuya çünkü aslı onda canın meyli ise diriliğe diriye, çünkü aslı Lamekan’ın canı. Can, hikmete bilgilere. Ten bağa bahçeye üzüme meyleder.
Can yücelmeye yükselmeye can atar. Ten kazanca ota yiyeceğe içeceğe. O yücelmenin aşkı, o yücelmenin meylide canadır. “ Tanrı onları sever onlarda Tanrıyı” ayetini bundan anla! Bunu anlatmaya kalkışsam sonu ucu gelmez. Mesneviye daha böyle sekiz misli kağıt bile yetişmez. Hasılı kim bir şey isterse istediği şey de ona rağbet eder.
İnsan, hayvan, nebat, cemat her şey, birbirine aşıktır. Bir adam bir şeyi sevdi de muradı o oldu. Başka bir şey dilemez bir hale geldi mi o muradı olan sevgilide muratsız hale gelen aşıkına aşıktır. Muratsız hale gelen aşıklar bir murat etrafında döner, dolaşır yalnız sevgililerini dilerler ama muratları maksatları olan sevgililerde onları kendilerine çekip dururlar.
Fakat aşıkların meyil ve muhabbetleri aşıkları zayıf bir hale getirir. Maşukların meyil ve muhabbeti ise onları güzelleştirir parlak bir hale sokar. Sevgililerin aşkı onların yanaklarını parlatır. Aşıkların aşkı aşıkların canlarını yandırır. Kehlibar niyazdan müstağni davranan bir aşıktır.
O uzun yola düşen o uzun yolda savaşansa saman çöpü bunu bırak o susamış aşıkın aşkı Sadr-ı Cihan’nın gönlünde parladı. O aşkın o ateş gedenin dumanı ona kadar vardı. Gönlünü yumuşattı. Fakat onu aramayı namusuna kibrine yediremiyordu. Merhameti o yoksula müştak olmuştu. Saltanat bu lütfe mani oluyordu.
Akıl burada hayran acaba bu mu onu çekti yoksa bu çekiş o taraftan mı oldu. Cüretten vazgeç sen bunu bilmezsin anlamazsın dudağını yum gizli sırrı Tanrı daha iyi bilir. Bundan böyle bu sözü gizleyeyim beni o çeken çekmekte. Ne yapayım ben. Ey bir işe sarılıp savaşan onu güzelce başarmaya uğraşan seni çeken bundan bahsetmeye bırakman kim?
Bir yere gideyim diye yüzlerce defa karar verir davranırsın fakat seni bir saik başka yere çeker durur. Binici dizgini her tarafa çevirir. Ta ki ham at üstünde bir binicinin bulunduğunu başı boş bulunmadığını anlasın diye. Fakat terbiyeli at üstünde binici olduğunu bilir bundan dolayı iyi yürür.
O yok mu senin gönlünü yüzlerce sevdaya bağlamış nihayet seni muratsız bir hale getirmişte sonrada gönlünü kırıvermiştir. İlk kararının kolunu kanadını kırdı ya peki niçin o kanat kıranın varlığı doğru olmuyor niçin kendini ona teslim etmiyorsun? Onun kaza ve kaderi senin tedbir ipini koparıverdi pak ala neden kaza ve kaderine inanmıyor niçin kazasına rıza vermiyorsun?
Yapacağın işlere iyice niyetlenir yapmayı kurar kararlaştırırsın. Bazan bu kararın denk gelir. Gönlün tamahtan düşer niyetini sağlamlarsın. Sonra tekrar o niyet bozuluverir. Seni tamamıyla muratsız bir hale getirseydi gönlün ümitsizlenirdi dilek tohumunu nasıl ekebilirdi.
Ama emel tohumunu ekseydin akılsız bir hale düşseydin Tanrı hükmünde olduğun onun emri alrında bulunduğun nasıl meydana çıkardı. Aşıklar muratsız kaldılar da Tanrılarından haber aldılar. Muratsızlık cennete kılavuzdur. Ey yaradılışı güzel “ Cennet istenmeyen hoşa gitmeyen şeylerle murada nail olmayışlarla kaplanmıştır” hadisini işit.
Senin muratlarının görüyorsun ya ayakları kırık ama öyle adam vardır ki bütün muratları olur. Şu halde onun tarafından gönülleri kırılanlar onun yolunda onun aşkında doğru olanlardır. Fakat nerede aşıkların gönül kırıklığı nerede başkalarından gönül kırıklığı. Akıllıların gönülleri mecburi kırılır. Dilediklerini yapamazlar meyus olurlar.
Aşıklarda yüzlerce ihtiyar var dilediklerini yüzlerce kere yapabilirler. Öyle olduğu halde ona tabi olurlar. Gönülleri bu yüzden kırılır emellerine bu yüzden erişememişlerdir. Akılı başında olanlar bağla bağlanmış kullardır aşıklar ise hürdür şekerlenmiş ballanmış canlardır onlar. Akıllıların yuları zorla gelin emridir gönlünü kaptıranların baharı dileyerek gelin emri.
Peygamber bir bölük esir gördü. Onları çekip sürüklüyorlardı. Hepside feryadü figan ediyordu. O sırları bilen aslan zincirlere vurulmuş olduklarını gördü. Gizlice onlara bakmaya başladı. Her biri hiddetinden o hak Peygambere dilerini gıcırdatmakta dudaklarını çiğnemekteydi.
Fakat bu kadar kızgın oldukları halde ağız açmaya kudretleri yoktu. Hepsi de on batmanlık kahır zincirine vurulmuştu. Memur onları şehre doğru çekmekte küfür ülkesinden alıp kahırla sürüklemekteydi. Ne yerlerine başkası kabul ediliyor ne koyuverilmeleri için para alınıyor, ne de bir ulu kişi onlara şefaat ediyordu.
Peygambere “ Alemlere rahmet” diyorlar ya öyle olduğu halde bütün bir alemin boynunu boğazını kesiyordu. Onlar Peygamberi binlerce defa inkar ederek ağızlarının içinden hareketini kınayarak gidiyorlardı. Diyorlardı ki: nice çarelere başvurduk çare olmadı zaten bu adamın yüreği taş gibi katı .
Biz binlerce Alpaslanken iki üç çıplak ve yarı canlının elinde, bu derece aciz kaldık. Uygunsuz hareketimizden mi, yıldızımızın düşüklüğünden mi yoksa sihirden mi? Bahtı bahtımızı yırttı; tahtı, tahtımızı baş aşağı etti. İşi sihirle yüceldi, büyüdüyse bir de sihir yaptık, neden tutmadı, neden tesir etmedi?
Eğer davamız doğru değilse bizim kökümüzü sök diye putlara da dua ettik. Tanrıya da. Hak kimdeyse kim doğrucuysa ona yardım et. Onun yardımında bulun biz doğruysak bize, o doğruysa ona muin ol dedik. Bu duada çok bulunduk, Lat, Uzza ve Menat’a nice secdeler ettik. Dedik: “ Eğer Muhammed haksa meydana çıkart değilse onu bize zebun et.
Şimdi onun Tanrı yardımına mazhar olduğunu gördük işte. Biz umumiyetle zulmetmişiz, o nur! Bu bize cevap: dilediğiniz işte meydana çıktı. Hanginizin doğru olduğu açığa vuruldu.” Sonra yine fikirlerindeki bu düşünceyi körletiyorlar, bu sözleri bırakarak diyorlardı ki: “ Bu düşüncemiz de işimizin tersine gitmesinden meydana geldi; gönlümüzde onun doğru olduğuna dair bir düşüncedir peydahlandı.
Birkaç kere galip geldiyse ne oldu ki bundan ne çıkar? Zaman da herkese galebe çalıyor! Biz de zamaneden kam aldık, bizim bahtımız da yaver oldu. Biz de ona birkaç kere üst geldik.” Sonra yine “ O da mağlup oldu ama mağlup oluşu, bizim mağlup oluşumuz gibi çirkince, alçakça değildi. İyi bahtı o bozgunlukta, o mağlubiyette bile ona el altından gizlice yüzlerce neşe verdi.
Hatta o hiç de mağluba benzemiyordu. Ne gamı vardı, ne üzülüyordu” demekteydiler. Müminlerin nişanesi mağlubiyettir ama müminin alt oluşunda da bir güzellik var! misk ve amberi kırsan dünyayı güzel kokularla doldurursun. Fakat ansızın eşek tezeğini kırsan evler, baştanbaşa pis kokuyla dolar. Peygamber, perişan bir halde Hudeybiye’den dönerken “ İnna Fetahna” devletinin davulu çalındı.
Tanrı devletinden haber geldi; “ Yürü bu zafere erişemediğinden gam yeme. Şimdi elindeki bu horluk yok mu? Nimetlere erişmen demektir. İşte şuracıktaki filan kale, filan yer senin” hakikatten de oradan çabucak dönünce bak hele, Kurayza’nın Nazir’in başına neler geldi. o iki kaleyle çevrelerindeki yerler teslim oldu. Ganimetlerden faydalar elde ettiler. Öyle olmasa bile şu taifeye bak. Onlar gam içinde, keder içinde Tanrıya meftun ve aşıklar.
Zehri şeker gibi yemekteler gam dikenlerini deve gibi otlamaktalar! Hem de bunu, gamdan kederden kurtulmak için de yapmıyorlar; gama uğradıklarından yapıyorlar. Bu horluk, onlarca rütbelere, mevkilere erişmek! Kuyunun dibinde öyle neşeliler ki oradan çıkıp taca tahta nail olacağız diye korkuyorlar. Sevgiliyle beraber oturduğum yer, yerin altı da olsa yine arştan yücedir.
Peygamber dedi ki: “ Benim miracım Yunusun miracından üstün değildir. Benimki göklere çıkmakla oldu, onun ki yerlere inmekle zaten Tanrı yakınlığı hesaba sığmaz ki. Yakınlık ne yukarıya çıkmaktır, ne aşağıya inmek. Tanrı yakınlığı varlık hapsinden kurtulmaktır. Yok olana yukarı nedir aşağı ne? Yok olanın ne yakınlığı olur, ne uzaklığı ne geç kalışı!
Tanrının sanat yurdu da yokluktandır. Hazinesi. Sen varlığa aldanmış kalmışsın. Yokluk nedir, ne bileceksin? Hulasa onların kırıklığı hiç bizim kırıklığımıza benzer mi a ulu kişi? Onlar biz ikbale erişip yücelince nasıl neşelenirsek horluğa düşüp ellerindekini telef edince öyle neşelenirler. Bu çeşit adamın malı geliri yokluk varlığından ibarettir. Yoksulluk, horluk ona iftihardır, yüceliktir.
Esirlerden biri dedi ki. “ Peki niçin Peygamber bizim halimizi görmedi bizi böyle zincirlere vurulmuş görünce nasıl oldu da güldü. Hani onun huyları değişmişti, hani o Tanrı huylarıyla huylanmıştı da neşesi ne bu zindanın lezzetlerindendi, ne bu zindan dan kurtulduğundan. Pekala ya neden düşmanlarının kahroluşundan neşeleniyor, neden bu fetihten bu zaferden gururlanıyor.
Erkek aslanlara kolayca üstün geldi muzaffer oldu diye neşelenmekte. Gayri anladık ki o da hür değil. Dünyadan başka hiçbir şeyle memnun değil, başka bir şeyden gönlü şad olmuyor? Yoksa nasıl gülebilir ki? O dünya ehli, iyiye de merhamet eder, kötüye de . İyiyi de esirger, kötüyü de”
Esirler birbirleriyle bunu konuşuyor, birbirlerine bunu fısıldıyorlardı. Memur duymasın, duyarsa o padişaha söyler,sözlerimiz kulağına gider, iye fısıltıyla konuşuyorlardı.
Memur, o sözü duymadı ama Tanrı bilgisine sahip olan Peygamberin kulağına vardı. Yusuf’un gömleğini alıp götüren, gömleğin kokusunu duymadı da Yakup duydu. Şeytanlar gökyüzünün çevresinde döner, dolayısıyla da yine Levh-i Mahvuz’daki gayp sırlarını duyamazlar. Muhammed’se dayanıp yatmış uyurken o sır gelir, başucunda döner durur! Helvayı kime nasipse o yer parmakları uzun olan değil!
Delici Şahab şeytanları, hırsızlığı bırakın da Ahmed den sır öğrenin diye kovar sürer. Ey iki gözünü de dükkana dikmiş ümidini oraya bağlamış adam kendine gel mescide yürü de rızkını Tanrıdan iste. Peygamber onların sözlerini duyup söylediklerini anladı da dedi ki. “ O gülüş savaşa galebe ettim diye değil ki. Onlar ölmüşlerdir, yokluk aleminde çürüyüp gitmişlerdir.
Bizce ölüyü öldürmeye kalkışmak erlik değildir. Onlar da kim oluyor ki? Ben savaşta ayak diredim mi ay bile yarılır! Hani hür olduğumuz, mevki ve şeref sahibi olduğunuz zamanlar yok mu işte ben o vakit sizi böyle bağlamış zincirlere vurulmuş görüyordum.
Ey malla mülkle, soyla sopla nazlanan, sen akıllı kişinin yanında oluk üstündeki devesin. Ten suretinin leğeni damdan düşünce gelecek gelir çatar sözü gözümün önünde tahakkuk etti, gelecek şeyler geldi çattı! Üzüme bakıyor, şarabı görüyorum yok’a bakıyorum açıkça varı görüyorum. Sırra bakmakta, daha dünyada Adem’le Havva vücuda gelmemişken gizli bir alem görmekteyim.
Siz daha Elest deminde zerrelerden ibarettiniz. Daha vakit ayaklarınız bağlı, baş aşağı ve alçalmış bir haldeydiniz, sizi öyle görüyordum ben. Direksiz desteksiz gökyüzü yaratılmadan bildiğim şeyler, alem yaratıldıktan sonra da hep o hiç artmadı. Ben daha sudan topraktan vücut bulmamış, bu surete bürünmemişken sizi baş aşağı olmuş görüyordum.
Siz ikbaldeyken de bunu böyle görüyordum. Yeni bir şey görmedim ki sevineyim! Gizli bir kahra uğramış, gizli bir kahırla bağlamıştınız. Gayri bu ne kahırdır, unu kim anlar? Siz şeker yerdiniz de o şeker de zehir olurdu. Böyle zehirlerle dolu şekeri düşman yerse afiyet olsun. Neden ona haset ediyorsun ki? Sizde o zehri neşe ile içiyordunuz. Eceliniz gizlice kulaklarınızı tıkamıştı.
Ben üst geleyim de dünyayı zaptedeyim diye harp etmiyorum ki. Çünkü bu cihan murdardır, pistir. Ben böyle pis bir şeye nasıl haris olurum? Köpek değilim ki ölünün perçemini çekip koparayım. Ben İsa’yım, ölüyü diriltmeye gelirim. Sizi helak olmaktan kurtarayım diye savaş saflarını yarmaktayım. İnsanların başlarını; yüceleyim, devlete erişeyim diye kesmem.
Kessem, kessem bütün alem kurtulsun diye birkaç baş keserim. Çünkü siz, bilgisizliğinizden pervane gibi ateşe atılmaktasınız. Bense sizi ateşe düşmeyesiniz diye sarhoşçasına iki elimle ateşten kovmaktayım. Siz kendinizi fetihler elde ettiniz, üst geldiniz sanıyorsunuz ama asıl o vakit bahtsızlık tohumu ekiyordunuz.
Hadi gayret, hadi gayret diye birbirinizi teşvik ediyordunuz ama adeta ejderhanın üstüne at sürüyordunuz. Güya kahır ediyordunuz, halbuki kahrın ta kendisine çatmıştınız. Asıl siz zaman aslanın kahrıyla kahrolmuştunuz!
Hırsız, ev sahibini kahreder, altın çalar, hırsızlıkla meşgulken valinin adamları gelip çatar. Eğer o anda ev sahibinden kaçsaydı vali, ona o adamları yollar mıydı hiç? Hırsızın kahredişi kahrolmasıdır; çünkü onun kahredişi, kendi başını kapar. Ev sahibine üstün oluşu, hırsıza bir tuzaktır. Bu suretle vali gelir, hırsızı kısas eder.
Sen halka galip geldin, savaşta üst oldun ama Tanrı seni çeke, çeke zincire vurmak için onları mahsustan mağlup etmiştir. Kendine gel de mağlup olanın ardını bırak, dizginini kas, pek at sürme, ezilir paralanırsın sonra! Seni bu suretle tuzağa düşürdü mü ondan sonra o kalabalığın saldırışını görürsün sen. Alık bu üstünlükte bozgunluğu görürken nasıl olur da sevinir?
İleriyi gören akıl gözü keskendir. Tanrı o gözü kendi sürmesiyle sürmelemiştir. Peygamber “ Cennet ehli olanlar, bazı şeyler yüzünden savaşlarda düşmanlıklarda mağlup ve zebun olurlar” dedi. Bu alt oluş, bu zebunluk noksan yüzünden gönüllerinin kötülüğünden, yahut da din zayıflığından değil, son derecede ihtiyata riayet ettiklerinden, düşüncelerine inanmadıklarındandır.
Peygamber, Hudeybiye’de kafirlere üstün gelmişken gizlice “ İman etmiş erler olmasaydı” hikmetini işitti. Müminlerin halas olması için melun kafirlerden el çekmek farz oldu. Hudeybiye ahdi nasıl oldu, oku da “ Tanrı, kafirlerin ellerini çekti, size dokunamadılar” ne demektir tamamıyla anla!
Peygamber galip gelmişken bile kendisini Tanrı tuzağında mağlup olmuş gördü de “ Ben sizi ansızın bastırdım, zincirlere vurdum diye gülmüyorum. Sizi zincirlerle bukağılarla selviliklere, güllük gülistanlıklara çekiyorum da ona gülüyorum. Ne şaşılacak şey sizi zincirlere vurup amansız ateşten çayırlıklara, çimenliklere götürüyorum.
Cehennemden ağır zincirlerle ta ebedi cennete kadar sürükleyip götürüyorum dedi. İyi kötü: Bu yolda her mukallidi de böylece bağlı olarak Tanrı kapısına çekerler. Velilerden başka herkes, bu yolu korku ve bela zinciriyle aşar. Gayret et de nurun parlasın, aydın olsun sülukun, hizmetin kolaylaşsın.
Çocukları da zorla mektebe götürürsün ya çünkü onların gözleri kördür, faydalarını görmezler. Ama mektebin faydasını anladılar mı koşa, koşa giderler, içleri açılır, neşe duyarlar. Çocuk mektebe kıvrana, kıvrana gider. Çalışmasına karşılık hiçbir şey görmemiştir ki! Fakat kesesine birkaç para gündelik kondu mu geceyi hırsız gibi uykusuz geçirir. Gayret et de ibadetinin karşılığı gelsin. Bak o zaman ibadet edenlere nasıl haset edersin. Mukallitlere “ Zorla gelin” yaradılışı temiz kişilere de “ İsteyerek gelin” denmiştir. Bu Tanrıyı bir maksat için sever. Öbürünün dostluğunda hiçbir garez, hiçbir maksat yoktur.
Bu dadısını sever ama sür için sever. Öbürünü ancak onu aşık olduğundan, o görünmeyen güzele gönül verdiğinden sever. Çocuk dadının güzelliğini anlamaz ki onda sütten başka bir istek yoktur. Öbürüyse zaten dadıya aşıktır. Bu sevgide muradı maksadı ancak ona ulaşmaktır. Şu halde Tanrıdan bir şey umarak, Tanrıdan korkarak sevenler, taklit defterinden ders okumaktadırlar.
Nerede Hakk’ı ancak hak için seven garezlerden maksatlardan ayrılmış aşık? Fakat ister öyle sevsin, ister böyle madem ki Tanrının hayrına nail olayım diye Tanrıyı seven de. Tanrıdan başkasına gönül vermekten korkup ancak onu seven de. Her ikisinin bu sevgisi bu arayıp taraması da o alemdendir. Bu gönül kaptırma o dilberden o güzelin güzelliğinden ileri gelmedir.
Şimdi şuraya geldik: Eğer Sadr-ı Cihan o aşıkı gizlice çekmese, dilemese istemeseydi. O aşık, ayrılığa tahammül edemeyecek bir hale gelir, ona kavuşmak için tekrara koşa, koşa yollara düşer miydi? Sevgililerin meyli gizlidir, örtülüdür. Fakat aşıkın meyli iki yüz davul zurnayla ilan edilir, o kadar meydandadır. Burada ibret için bir hikaye söylemek var ama Buharalı aşık beklemekten aciz oldu.
Sevgilisini arayıp duruyor, ölmeden kavuşsun yüzünü görsün diye söylemekten vazgeçtik. Ölümden kurtulsun, kurtuluşa erişsin. Çünkü sevgiliyi görmek Abıhayat içmektir. Görülmesi, ölümü gidermeyen sevgili, sevgili değildir. Onun ne meyvesi vardır, ne yaprağı! Ey iştiyak çeken sarhoş iş iştir ki sen o işteyken ölüm bile gelip çatsa sana hoş gelsin.
Delikanlı, iman doğruluğunun nişanesi, o sırada ölsen bile sana ölümün hoş gelmesidir. Canım imanın böyle değilse kamil değildir, demek yürü, dini tamamlamaya savaş! Hangi işe girişirsin de o işte sana ölüm bile hoş gelirse sevdiğin iş, işte o iştir. Ölümün kötülüğümü gitti mi zaten artık o ölüm değildir, ölümün bir suretidir, bir göçmeden ibarettir, o.
Ölümdeki kötülük gitti mi ölümle fayda var demektir. Gayri dosdoğru anlaşıldı ki ölüm geçti gitti! Sevgili dediğin bir Hak’tır, bir de Tanrının “ Sen benimsin, ben senin” dediği. Şimdi kulak ver de dinle: Aşk, aşıkı liften örme ipliklerle bağlamış sürükleyip getirdi. Sadr-ı Cihan’nın yüzünü görür görmez sanki can kuşu bedeninden uçup gitti. Bedeni kuru bir ağaç gibi kalakaldı.
Tepesinden tırnağına kadar buz kesildi! Yüzüne gül suları serptiler, yanında buhurlar yaktılar, neler yaptılarsa faydasız kıpırdamadı, seslenmedi bile! Padişah, onun safran gibi sararmış yüzünü görünce atından indi, yanına geldi. dedi ki. “ Aşık hararetle sevgiliyi arar, fakat sevgili geldi mi o aşık yok olur, kendisinden geçer gider!
Sen Tanrı aşıkısın; Tanrı ona derler ki geldi mi sen de bir kıl kadar olsun varlık kalmaz. O nazarın karşısında senin gibi yüzlercesi fanidir hocam meğerse sen kendini yok etmeye aşıkmışsın! Sen bir gölgesin, güneşe aşıksın. Şems geldi elbette gölge derhal yok olur!
Bir sivrisinek çayırlıktan çimenlikten gelip Süleyman’ın huzuruna çıkarak hakkını istedi de dedi ki: “ Ey Süleyman, Şeytanlar insanoğulları ve periler arasında adaleti yaydın; Kuş da senin adaletine sığınmış balık da kimdir o kaybolan kimdir o mahrum ki adaletin onu arayıp bulmamış olsun? Bize de insaf et bizim de hakkımızı al çok perişanız bağdan da nasibimiz yok gül bahçesinden de!
Her zayıf kişinin müşkülünü halledersin sivrisinek zaten zayıflığın misalidir. Biz zayıflıkla kanadı kırık olmakla acizlikle tanınmışız, sen lütufla yoksullara yardımla tanınmışsın. Sen kudret derecelerinin en sonuna varmışsın biz acizliğin zavallılığın son derecesine varmışız! İmdat et, bizi bu gamdan kurtar, ey eli Tanrı eli olan, elimizi tut.
Süleyman “ Ey hak isteyen , kimden şikayet ediyorsun? Söyle. Kimdir o zalim ki ululuk satarak sana zulmetti, yüzünü gözünü tırmaladı. Bizim zamanımızda zalim nerede? Şaşılacak şey nasıl oluyor da hapsedilmemiş nasıl oluyor da bizim zindanımızda değil?
Bizim doğduğumuz gün zulüm öldü. Kimdir bizim zamanımızda zulmeden? Nur geldi mi zulmet yok olur. Zulmün aslı ve arkası da zulmettir. Bak şeytanlar bizim için çalışmada kazanmada bize hizmet etmede hizmetten çekinenler de zincirlerle bağlanmış bukağılarına vurulmuş!
Zalimler, şeytanın iğvasiyle zulmederler, zalimlerin zulmünün aslı Şeytandan gelir. Şeytan bağlarla bağlanmış zincirlere vurulmuşken nasıl olup da zulümde bulunabilir? Tanrı bize padişahlığı halk göklere el açıp ağlamasın diye verdi. Ah ve feryatların yücelere çıkmasın, gök yüzüyle süha yıldızı ıstıraba düşmesin. Arş yetim feryadıyla titremesin, hiç kimse sitemle perişan olmasın diye bize saltanat ihsan etti.
Göklere “ Yarabbi” sesi çıkmasın diye ülkelerde yol yordam olarak bu adaleti, bu ihsan kaidesini bir kanun haline getirdik. Ey mazlum gökyüzüne bakma zamanede gök gibi ihsan ve feyz sahibi bir padişahın var” dedi. Sivrisinek dedi ki. “ Benim feryadım rüzgarın elinden o bize zulüm ellerini uzattı, bize zulmetti. Onun zulmünden daraldık, onun yüzünden dudağımız yumulu, kanlar yutmaktayız!
Süleyman “ Ey güzel sesli Tanrı emrini candan dinlenmek gerek. Tanrı bana dedi ki. “ Ey adalet sahibi hasmı da hazır olmadıkça kimsenin şikayetini dinleme. İki hasım da hazır olmazsa hakim, hak hangisindedir, bilemez. Birisi yalnız gelse de yüzlerce şikayette bulunsa yüzlerce feryat etse bile sakın ha sakın. Hasmı olmadıkça sözünü kabul etme.
Ben fermandan yüz çeviremem. Hadi git, hasmını al, öyle gel” dedi. Sivrisinek dedi ki. “ Sözün doğru, delilin tam yerinde düşmanım rüzgar, o da senin emrinde!” o padişah “ Ey seher yeli, sivrisinek, zulmünden feryat ediyor. Gel. Hadi geç hasmının karşısına da anlat, ona cevap ver davasını reddet!” dedi. Rüzgar, bu emri duyunca çabucacık esip geldi fakat sivrisinek kaçma yolunu tuttu.
Süleyman “ A sivrisinek nereye? Dur da ikinizi de dinleyip hüküm vereyim” dedi. Sivrisinek dedi ki. “ Padişahım, ölümüm, onun varlığından zaten günüm, onun dumanından kararmakta. O gelince ben nasıl durabilirim? Benim kökümü kazan o!” tıpkı bunun gibi Tanrı tapısını arayan da Tanrı geldi mi yok olur.
O vuslat ebedilik içinde ebediliktir ama o ebedilik yokluk suretinde tecelli eder. Nur arayan gölgeler, nur zuhur etti mi yok olur. Aşık, başını verince akıl kalır mı gayrı? Her şey helak bulur, yalnız onun hakikati kalır. Onun hakikatine karşı var da yok olur, yok da. Yoklukta varlık bu pek acayip bir şey! Bu makamda akıllar elden çıkar, kalem buraya vardı mı kırılır, bir şey yazamaz olur!
Sadr-ı Cihan o aşıkı yavaş, yavaş istiğrak aleminden çekmekte, söz söyleme makamına getirmekteydi. Padişah aşıkın kulağına dedi ki: “ Ey yoksul eteğini aç, sana altın saçmaya geldim. Canın ayrılığımla heyecan içindeydi. İmdadına geldim, nasıl oldu da ürküp kaçtı? Ey ayrılığımla dünyanın soğuğunu, sıcağını kahrını, kahrını, lütfunu gören aşık, kendine gel, dön geriye!
Akılsız bir tavuk, deveyi evine ayak atar atmaz ev yıkılır, dam çöker! Bizim aklımız, fikrimiz de tavuk kümesinden ibaret. Salih’in aklıysa Tanrı devesini arar. Deve başını suya toprağa daldırınca orada ne toprak kalır, ne can, ne gönül. Aşk öyle bir fazilettir ki insanı faziletler sahibi yapar. Fakat insan bu haddinden fazla dileyiş yüzünden hem pek zalimdir, ham de pek cahil!
İnsan hakikaten bilgisizdir. Hele bu müşkül avda büsbütün bilgisiz. Bir tavşan, aslanı kucaklamaya çalışıyor! Eğer aslanı bilseydi, görseydi hiç kucaklamaya kalkışır mıydı, buna imkan mı var? insan, canına da zulmeder, nefsine de, fakat şu zulme bak, şu zulmü gör ki adaletlerden bile topu kapar, adaletlerden bile üstündür, ileridir. Bilgisizliği ilimlere üstattır. Zulmü adaletlere doğru yol gösterir.
Sadr-ı Cihan, bu nefesi kesilmiş aşık ona ben nefes bağışlayınca dirilir, kendine gelir diye aşıkın elini tuttu. “ Bu bedeni ölü, bu canı uyanık aşık benimle diriliyor. Şu halde o, benim canım, bana yüz tutuyor. Ben onu bu candan yücelteyim. Bu cana muhtaç olmasın. Ona bir can bağışlayayım da ihsanımı onunla görsün!
Namahrem can, sevgilinin yüzünü göremez. Dostun yüzünü ancak aslı onun civarında olan can görür. Bu dosta kasap gibi üfüreyim de o latif ruhu derisinden çıksın deyip Aşıka “ Ey belalar yüzünden bedeni terk edip giden can, vuslat kapımızı açtık gel, gel! Ey varlığımız, yokluğuna, sarhoşluğuna sebep olan ey varlığı, varlımızdan ibaret bulunan aşık! şimdi ben sana dilsiz, dudaksız yeniden yeniye eski sırlar söyleyeceğim dinle!
Dilsiz, dudaksız söyleyeceğim, çünkü şu diller, dudaklar bu nefesten ürkerler. Bu nefes gizli bir ırmağın kıyısında yetişir, meyve verir. Şimdi can kulağını aç da “ Tanrı dilediğini yapar sırrını duymaya hazırlan” dedi. Aşık vuslata çağrıldığını duyunca yavaş, yavaş kımıldanmaya başladı. Aşık topraktan da aşağıyı değil ya. Toprak bile sabah rüzgarının işvesiyle yeşiller giyinir, yokluktan başını kaldırır! Meniden de aşağı değil ya meni bile Tanrı emrini duyar da güneş yüzlü Yusuflar meydana getirir!
Rüzgardan da aşağı değil ya kün emrini işitir de rahimde tavus olur, güzel, güzel söz söyleyen kuş kesilir! taştan, topraktan meydana gelen dağdan da aşağı değil ya. Deve doğururu da o deveden de deve yavrusu doğar! Bunların hepsini bir tarafa bırak, yokluk koskoca bir alem doğurmadı mı? Hala da her an bütün varlıklar ondan doğmuyor mu? Aşık sıçradı, titredi, neşeli, neşeli bir iki döndü, bir iki çark vurdu, yere kapandı, secdeye vardı.
Dedi ki. “ Ey çevresinde canın tavaf edip durduğu Tanrı ankası şükrolsun, kaf dağından döndük, Ey aşkın kıyamet yerinde İsrafillik eden sevgili ey aşkın aşkı, ey aşkın dileği! Bana hilat vermeden önce dilerim, kulağını pencereme daya. Kalbim tertemizdir, bu yüzden halimi bilirsin ey kulları yetiştiren ey kullarına lütuflarda bulunan sevgili sözlerimi duy!
Ey misli olmayan Sadr, nice zamandır halimi duymanı arzulayıp durdum. Bu arzuyla aklım, fikrim uçtu gitti. Nice zamandır sözlerimi dinlemeni, derdimi duymanı o cana canlar katan gülüşlerini benim eksik, artık sözlerimi işitmeni benim kötülükler düşünene canımın işvesini düşünüp durdum, özleyip yattım. Benim sence malum olan kalp akçelerimi sağlam para gibi kabul ettin.
Şuh bir küstahlığına gösterdiğin hilme karşı bütün hilimler, bir zerreden ibaretti. Dinle bak, hizmetinden ayrıldığım andan itibaren nelere uğradım. İlk önce benim için ne evvel kaldı, ne ahir. Ön de gözümden kalktı, son da! İkinci ey güzel sevgili, çok aradım ama sana bir ikinci bulamadım. Üçüncüsü senden ayrıldım ayrılalı Tanrı, üçün üçüncüsüdür demiş gibi oldum.
Dördüncüsü ayrılık tarlamı ekinimi yaktı; Hamise’yi Rabia’dan ayır edemez oldum! Nerede topraklar üstünde kan görürsen hiç şüphe etme ki biz oradan geçtik, kanlı göz yaşlarımızı takip ederek izimizi izleyebilirsin. Sözlerim bu feryad-ü figanın adeta gök gürültüsü yeryüzüne bulutlardan yağmur yağdırmak istiyor!
Söylemekle ağlamak arasında mütereddidim. Nasıl edeyim, ağlayayım mı söyleyeyim mi? Söylesem ağlayamam, fakat ağlarsam sana nasıl şükredebilir, seni nasıl övebilirim? Padişahım, gözlerimden gönül kanları akmakta bak, gözlerimden neler akıyor?” o zayıf şık bunları söyleyip ağlamaya başladı haline aşağılık kişilerde ağladılar. Yüce kişilerde.
İçinden öyle bir hay haydır coştu ki Buhara halkı etrafına toplandı. Hayran,hayran söylemekte hayran, hayran gülmekteydi. Kadın erkek büyük, küçük, herkes ona şaştı kaldı! Bütün şehir onun rengine boyandı, herkes onunla beraber ağlamaya başladı. Kadın erkek birbirine karıştı, kıyametten bir alamet oldu!
O anda gökyüzü yere kıyameti görmedinse gör diyordu! Akıl, bu ne aşktır, bu ne haldir. Onun ayrılığına mı şaşmalı kavuşmasına mı hangisi daha ziyade şaşılacak şey diye hayran olmuştu. Gök o anda kıyamet nameyi okumuş, saman uğruna kadar elbisesini yırtmıştı! Aşık iki aleme de yabancıdır, aşkta yetmiş iki türlü divanelik var!
Aşk pek gizlidir ama şaşkınlığı meydanda Padişahların canları bile ona hasret çekmektedir. Aşk dini, aşk mezhebi, yetmiş iki şeriatta da dışarıdır. Padişahların tahtları, aşka karşı alelade bir tahta parçasından ibarettir. Aşk çalgıcısı, sema vaktinde şunu çalar: kulluk bir bağdır, efendilik baş ağrısı!
Şu halde aşk nedir? Yokluk deryası! Aklın ayağı orada kırıktır! Kulluk da malum sultanlık da aşıklık bu iki perdeden gizli! Keşke varlığın bir dili olsaydı da varlardan perdeyi kaldırsa hakikati anlatsaydı! Ey varlık nefesi, ona ait ne söylersen bil ki onun üstüne bir perde daha örttün.
Onun anlamanın afeti sözdür, haldir kanı kanla yıkamanın imkanı yok! ben onun sevdalılarının mahremiyim, gece gündüz kafes içinde ondan bahsetmedeyim! Ey can, pek sarhoşum, pek kendinden geçmiş pek perişan ve harap olmuşsun dün gece hangi yanına yattın ki? Kendine gel kendine bu sırdan pek bahsetme önce bir sıçra kendine mahrem bir dost iste!
Aşıksın sarhoşsun, dilin açılmış Allah, Allah sen, oluk üstünde bir devesin! Dil, onun sırrından onun nazından bahse kalkıştı mı gök “ Ey hakikatini güzelce örten Tanrı” demeye başlar. Fakat aşkı örtmek nedir? Ateşi yün ve pamuk içinde gizlemek! Ne kadar örtsen o kadar meydana çıkar! Ben onu örtmeye çalıştım mı o, bayrak gibi baş kaldırır, işte buracıktayım der.
Benim inadıma o iki kulağımdan yakalar da, a kendi bildiğine giden, beni nasıl örteceksin, nasıl gizleyeceksin? Hadi gizle bakalım der. Derim ki: hadi git, coşmuşsun ama can gibi hem meydandasın hem gizli! Der ki: Bu benim küp içinde mahpus fakat şarap gibi küp içinde ıslık çalmaktayım! Derim ki: bir yere rehin olmadan, sarhoşluk afeti gelmeden çekil git.
Der ki. İçimi güzel latif kadehin içinde ta akşam namazı vaktine kadar gündüzün dostuyum akşam gelip de kadehimi çaldı mı, ona daha benim akşamım gelmedi, kadehimi ver derim! Şarap içmeye alışmış olan, şaraba doyamaz, Arap onun için şaraba müdam adını taktı. Hakikat şarabını aşk kaynatır coşturur. Doğru sözlü, doğru özlü aşıka gizlice saiklik eden aşktır.
Tanrı inayetiyle aşka ulaşmayı dilersem şarap can suyudur, sürahi de beden! Hidayet şarabı çoğaldı arttı mı şaraptaki kuvvet, sürahiyi kırar. Saki de su kesilir, sarhoş da nasıl olur deme doğrusunu Tanrı daha iyi bilir. Şaraba vuran ışık sakinin ışığıdır. Şarap, bu ışıkla coşar, köpürür, oynar kuvvetlenir! Gayri sen o şaşkına sor: Sen şarabın bu halini ne vakit gördün? Düşünceye hacet yok, her bilinene aşikardır. Coşana elbette bir coşturan var.
Bir delikanlı kızın birine delicesine aşık olmuştu. Fakat bir türlü vuslat zamanı gelmiyordu. Aşk ona yeryüzünde bir hayli işkenceler etmişti. Aşk neden önce aşıka kinlenir? Neden önce kanlı katil gibi davranır? Doğru aşık olmayan kaçsın, aşktan vazgeçsin diye! O delikanlı da kadına birisini yollasa o yolladığı adam, hasedinden zavallının yolunu vururdu.
Sevgilisine bir mektup yazıp yollasa okuyan, kelimeleri yanlış okurdu. Sabah rüzgarını, vefatını arz etmek üzere gönderse rüzgar toza dumana gark olur, karardı. Kuşun kanadına bir kağıt parçası bağlayıp uçursa kağıttaki ateşli sözlerden kuşun kanadı yanardı. Tanrının kıskançlığı çare yularını bağlamış, düşünce askerinin bayrağını kırmıştı.
Önceleri bekleyiş, gamına munisti. Sonradan bekleyiş o bekleyişi de kırdı, geçirdi mahvetti! Gah derdi ki: Bu derdin devası yok. Gah derdi ki: Hayır bu dert bizim, canımıza can ve hayat! Gah varlığı galebe eder, bir şeyler yapmaya niyetlenirdi; gah yokluğa düşer, yokluktan meyveler yer, gıdalanırdı.
Nihayet bu hale bir çare bulamayıp ümitsizliğe düşünce birlik kaynağı kızıştı, coştu! Gurbet azıksızlığıyla azıklanınca azıksızlık azığı çaresizlik çaresi ona doğru koştu! Düşünce salıkları çöpsüz bir hale geldi o aşık, ay gibi gece yolcularına kılavuz kesildi! Nice güzel sözlü dudular vardır ki susarlar nice tatlı özlüler vardır ki ekşi yüzlüdürler!
Yürü bir an mezarlığa var da susarak otur. O söz söyleyip duran susmuşları gör! Onların topraklarını bir renkte, bir halde görürsün ama halleri bir değildir ki! Dirilerin da yağları, etleri bir fakat birisi gamlı, öbürü neşeli! Sözlerini duymadıkça hallerini ne bileceksin. Halleri senden gizli kalır. Söyletsen da sözlerinden ancak bir hay huydur duyarsın. Yüz kat gizli olan hallerini nereden göreceksin ki?
Bir suretimizde bile birbirine zıt vasıflar var. toprak da bir ama ruhlar ayrı, ayrı! Seslerde böyle ses olmak bakımından bir, fakat birisinin sesi dertli, öbürünün nazlı, edalı! Savaşta atların kişnemelerini koşuşup uçuşurken kuşların cıvıltılarını duyarsın ya. Birisi kızgınlığından, hasedinden, öbürü arkadaşlarıyla birleşme yüzünden kişner,cıvıldar. Biri derdinden bağırır, öbürü neşesinden!
Fakat onların hallerini anlamaktan uzak olana göre o sesler hep birdir! O ağaç baltadan titrer, şu ağaç seher yelinden! Bu arada kalası tencere yüzünden çok yanıldım çünkü kapağı kaynıyor! Doğrulukla kaynayan da o kaynayışla o coşkunluğuyla seni çağırır, gel der. Yalanla riya ile kaynayan da! Eğer insanları yüzlerinden tanıyan candan bir koku almadıysan eğer o kabiliyet sende yoksa yürü.
Kokudan anlayan bir dimağa sahip olmaya çalış! O gül bahçesinde dönüp dolaşan dimağa sahip olmaya uğraş. Yakubların gözünü bile o dimağ aydınlatır. Hadi, o gönlü hasta aşıkın ahvalini anlat, oğul neye Buhara’lı aşıktan uzak düştün.
O delikanlı tam yedi yıl sevgilisini aradı, durdu vuslat hayaliyle hayale döndü! Tanrının gölgesi kulun başı üstündedir. Arayan nihayet aradığını bulur. Peygamber dedi ki: bir kapıyı çalar durursan nihayet o kapıdan bir baş çıkar görünür. Bir adamın oturduğu yerin civarında oturursan sonunda elbette o adamın yüzünü görürsün, bir kuyudan her gün toprak çeker, çıkarırsan onunla tertemiz suya erişirsin elbet.
Sen inanmazsan da bunu herkes bilir. Ne ekersen bir gün gelir, onu biçersin. Taşı demire vur da kıvılcım çıkmasın. Böyle şey olmaz, olsa bile nadirdir. Bir adamın bahtı yaver olmaz, bir adamın nasibinden kurtuluş bulunmazsa o adam, ancak nadir olan şeylere bakar! Filan kişi ekin ekti de mahsul devşirmedi, feşman adam sedef buldu da içinde inci yoktu.
Baüroğlu Bel’amla melun İblis bu kadar ibadet ettiler, ne dinleri fayda verdi ne ibadetleri der de o kötü zanlı kişinin hatırına yüz binlerce peygamber yüz binlerce hak yolunana gidenler gelmez bile! Bula, bula gönlüne kasvet veren, gönlünü karartan bu iki misali ulur. Fakat bahtsızlık, gönlüne bundan başka bir misal getirebilir mi ki? Nice kişiler vardır ki neşeli, neşeli ekmek yerken ekmek boğazlarına durur, ölümlerine sebep olur!
A musibet, sen de ekmek yeme de onun gibi kötülüğe uğrama bari! Nice yüz binlerce adam da vardır ki ekmek yer kuvvetlenir, can besler. Ezelden mahrum ve bir ahmağın oğlu değilsen o arada bir olup gelen şeye neden saplandın? Şu alem güneşin ayın nuruyla dopdolu da o başını kuyunun dibine eğmiş. “ Aydınlık var diyorlar, bu söz doğruysa nerede hani?” deyip duruyor.
A alçak, başını kuyudan kaldır da bak! Bütün dünya doğu, batı, o nurla nurlanmış, fakat sen kuyudayken o nur, sana vurmaz ki! Kuyuyu bırak, köşklere, bağlara git burada inat edip durma, inat meş’umdur denmiş! Kendine gel, filan adam filan yıl ekin ektide mahsulünü çekirgeler yedi.
Ben neye ekeyim, burası korkulu bir yer neden elimdeki buğdayı yerlere saçayım deme. Ekin ekmeyi terk etmeyen işten güçten kalmayan ektide sen kör gibi durup dururken ambarlar doldurdu. O delikanlı da ümitle, neşeyle bir kapıyı çalıp duruyordu; nihayet bir gün sevgilisini tenhaca buldu, vuslatına erdi. Bir gece bekçinin korkusundan kaçıp bir bağa girdi.
Orda sevgilisini mum gibi buluverdi. O sebebi halk eden Tanrıya o anda hamd ederek dedi ki. “ Yarabbi, sen bekçiye rahmet et!” bilinmez anlaşılmaz sebepler halk etmişsin. Beni cehennem kapısından cennete almışsın! Hiç kimseyi, hiçbir şeyi hor görmeyeyim diye şu işe bunu sebep ettin. Ayak kırıldı mı Tanrı kanat ihsan eder. Kuyunun dibinden bile bir kapı açar da.
Sen ağaç üstünde ol, kuyu dibinde bulun, buna bakma, beni gör, bana bak ki yolun anahtarı benim, yolu ben açarım der!” kardeşim gayrı bu hikayenin arda kalan kısmını anlamak istersen dördüncü ciltte ara!
-ÜÇÜNCÜ CİLDİN SONU-